3/26/2015
Charles Baudelaire'den Kusursuz Flaneur Tanımı
Nasıl ki kuş havada, balık suda yaşarsa, o da
kalabalıklarda var olur. Aşkı, işi, gücü kalabalıklardır.
Kusursuz flaneur için, tutkulu gözlemci için, ahalinin
tam orta yerini, hareketin gel-git noktasını, gelip
geçici ile sonsuzun arasını mesken tutmak müthiş bir keyiftir.
Evden uzak kalmak ama her yerde evinde hissetmek; dünyanın
merkezinde olmak, dünyayı gözlemek ama dünyadan saklı kalmak...
Charles Baudelaire
Ve benden notlar:
Kalabalık caddeler, avmler, sinemalar, pazarlar... İnsanlara, kalabalık yerlere dayanamayan, onları kınayan flaneur olamaz, her yer onun evi, o her köşede evindeki yalnızlıkta, huzurlu, öyle soyut ki, öyle iki göz ki, öyle yok ki... İşte bu şekilde flaneur kendini var ediyor.
Flaneur: Kent gezgini
Ve son söz "ben bir başkasıdır" A. Rimbaud
3/23/2015
Hiç Tanımadığın Öfkeli Bir Kadın Ve Sıvışıp Kaybolan Bir Alçak
Her şey akşamleyin odama kapanmamla başladı. Düşündüm bir günün geçmişini. Birden büyük bir gürültü koptu ve 'sakin ol güzelim, sakin olalım biraz, acılarım korkunç olmasa da kimsenin suçu yok bunda, yazgı bu, benim minik zarlarımın oyunu bu, içlenme lütfen' bu sözlerimi kucakladım. Nereden başlayayım güne, öğlen... Pazar işte. İnsanlar pazarları geç kalkar.
Günün öznesine bir bakalım, pazar günündeki bana. Genç bir kadının hiç çocuğu olamayacağını öğrendiği an kadar karanlık monitörüm. Ne yazık diyemeyeceğim, bilirsiniz bir tuşa dokunuşla bilgisayar açılır ve tüm o karanlık ışıkla dolar. Önce mailler, sonra faceler ve de tweetler...
'Tanrı, yazımı okumanız için karşınıza çıkardığı için mutluyum' ne de olsa geçmişten bahsediyoruz. Artık kimsenin bir daha bulunamayacağı geçmişten.
Şu face denen yaratıktan kim bir ısırık almamıştır. Bir baktım, sıvışıp kaybolan alçak acıklı sözleri beğenmiş. Ben iyi bir kadınım, bir süre o sözlere eşlik ettim tabii. Ağlıyordu cümleler yazgısına. Ne olur beni bağışlayın. İnsan bazen içindeki insanı öldürmeli, çalışmamalı buna, ölüyormuş gibi yapmamalı başkalarına pozlar vererek, birinci sınıf oyunculuklar sergileyerek, olmadığı bir şeyi olmuş gibi veya olduğu şeyi inkar ederek. Kafam bu düşüncelerle dolup taşmıştı. Ve o kızgınlıktan çekip aldım elimi. Bu sözleri yazarken elimi sevgilime uzatmıştım da. Alçak! Bu yorumlar biraz olsun beni rahatlattı. Günlerce hayır diyen kadının, o zamanlar tabii kadın öfkesizdi, şirin ve neşeliydi, bin kez hayır olmaz dedi o adama tatlı tatlı. Bir gün zorla koynuna alıverdi haydut. Gördünüz ya alçak işte, kibar, ince ruhlu ve aşık olunca gözü dönen alçak. Bizzat kendim incelediğim için şu insanoğlunu, içlerinden pek nadir olarak arzularına diz çöktüren çıkmıştır. Mezarında rahat uyumasın, her kim bana gözyaşı döktürmüşse zamanın birinde. Bu yazgı, arzuların bedeli.
Günün geçmişini yazalım, güzel bir tost yiyerek. Ve yanında muzlu kek. Şu sıralar yemekle uğraşmak beni keyiflendiriyor. Muzlu kek de o keyiflenmenin eserlerinden biri. Ortası pişmemiş olsa da, kenarları gayet lezzetli. Hiç olmazsa yanık değil.
Çocukluğunuzdan beri sevdiğiniz bazı insanlar vardır ya; işte Jean Jacques Rousseau benim için onlardan biridir. Ünlü Sade bir yazısında onun bir eserinden bahsetmişti, aklıma takılmıştı, araştırdım bu gün. Julie'ye Mektuplar, yayınlandığı zaman bestseller olmuş bir roman. Ve sonra Rousseau'nun şu sözleri karşıma çıktı. İşte yeryüzünde yalnızım; kendimle başbaşayım; artık ne kardeşim var, ne bir benzerim, ne dostum ne de ait olduğum bir toplum. İnsanların en şefkatlisi, en cana yakını, bu insanlar arasından söz birliği ile dışlandı. Bunlar, olanca kinleriyle hassas ruhuma hangi azabın daha çok dokunabileceğini araştırıp beni kendilerine bağlayan bağları kesip attılar. Onları istemedikleri halde sevebilecektim. Sevgimden ancak insan olmaktan çıkma yoluyla kurtuldular... Günün özetini üç yüzyıl önce, çocukluğumdan beri tanıdığım aile yadigarı bu adam söyleyivermişti. Belki de bu cümleleri üç yüzyıl önce benim için yazmıştır, tam bu gün okumam için. Beni hafife almayın, ben Normandiyalı değilim ama olmak isterdim. Kim istemez ki çok şirin bir yer, Monet'nin çocukluğu da orada geçmiş mesela. Ne demiştim, yoo Rousseau demişti. Onun aradığım kitabının adı Julie'ye Mektuplar, çevirsem mi diye düşündüm bir ara. Türkçesi yoktu. İngilizce çevirisinden bir şiir, o kadar güzel ki şiircik.
Çevirirsek şuracıkta şöyle:
Ve aşk yapmış seni benim farkımda
Sen örttün sarı saçlarını
Ve tuttun tatlı gözlerini kendine
Şiir çevirmek ne ter döktürür adama, ama çok da güzeldir, uzun zamandan beri çevirmemiştim. Benim için bir zevkti.
Hiç tanımadığın öfkeli kadın bir gününü yazmaya devam ediyor. Şöyle bir teori ortaya attım. Çiğbörek. Hem de pazılı. Olur mu olmaz mı? Oldu. Bendeki teoriler her zaman hayata geçer. Teorileri çok severim. Ve hayatı da.
Bir kadının çocuğu olacağını öğrendiği an kadar mutluyum bu gün. Ya o yumurtalar çatlamasaydı. Bilimkurgu romanı yazma fikri düştü aklıma. Dünyada hızla yayılan ve sadece kadınlarda görülen bir tür kısırlık hastalığı. Nedeni yok, bulaşıcı değil, yazgısal. Tek çıkış yolu klonlama. Bir kadında rahim olduğu sürece sorun yok, kendisine ait olmayan yumurtanın anneliğini yapabilir. İnsanlık kurtulur merak etmeyin.
Ve gece menüsü muz ve tahin pekmez. Bu enfes oluyor, hem çok sağlıklı. Çiçekli de süperdir. Ve en son olarak salep, kış gecelerinin öfke yumuşatanı. Bu sözü boşa söylemiyorum. Alçak adam en son bana canım salep istiyor demişti. Her şey bir şeylerle ilişkilidir hayatta, birazcık felsefe yaparsak.
Yoruldum. İster buna önsezi deyin ister rehavet veya uyku saati. Uzun zamandır yazmamıştım bir şeyler. Bütün gün ne yaptın derseniz, evet yazdım. Ama bu yazmak daha başka. Yaratıcı yazılar. Son yıllarda daha çok sünger kıvamındayım, emici, filmler, dersler... Aman ne iyiymiş öğrenci olmak, dirisi anlatsın ölüsü dinlesin ve öğren bol bol, lüks... Yazmak patron olmak gibi, harflerden sorumlusun, işinin başındasın. Kendinin tepesine tünemişsin tüm dünyayı oradan kolaçan ediyorsun. Aklımdan büsbütün silinmiş de değil. Alçak! Çok güldürüyor bu beni. Ah şu beni baştan çıkartanlar. Osmanlı padişahları gibi sizi dizeceğim, aşk ağacıma. Tek tek yüzyıl yüzyıl isyanlar, tahttan inişler, cumhuriyet ve finiş.
Bir günün daha sonuna geldik.
Benden size aşkın açıklaması: Sonsuzluğu tehlikeye sokmak
Ve not: Bir köy evi. Çünkü inancıma göre biz kentli soysuzlar kötülerin elinden beslendiğimiz için çürük domatesler gibi patlayacağız günün birinde ve geriye sadece köylüler kalacak. Sağlıklı ve kırmızı yanaklı köylü çocukları, dünya onlara emanet edildi tanrı tarafından kanımca. Ve bir köy evi baktım bu gün, yollar yollara karıştı, düşünceler düşüncelere...
Ve Normandiya sen çok güzel bir yersin, duygularımı açıkça, korkmadan ifade ediyorum. Benimle evlenir misin? Ev işte! Her evette bir ev vardır.
7/03/2014
Kafka'nın Köpekleri
Önemli şeyler söylemek isteyen adamlar ve kadınlar... Ne kadar utanıyordu yazdıklarından bir bilsen, kimse okumayacaktı aklından geçenleri, istediği gibi sansürsüz yazabilirdi, kendini bir böcek gibi ezebilir, yalnızlığa, ölüme terk edebilirdi. İşte dürüstlük buradan geliyordu. Sözleri büyüktü, o değildi. Kafka'yı Kafka yapan kendisi değildi, onun köpekleriydi. Ve bir yazarı yazar yapan onun köpekleridir. Okur dostları. Karşılıksız sevgi. Çıkarsız ilişki. Ve bizim tüketim çağımızda yazarların çoğu köpek gibi havlıyor. Bir avcı gibi oltasına kelimeleri yerleştiriyor, satmak istiyor, binlerce binlerce... Yazdıkları bir ışık çakmasından ibaret, kendi cürümleri kadar ateş parçası. Delik değişik bir edebiyat yolu. Kim ne yaparsa yapsın son sözü köpekler söyler. Kitapsız bir adamın sözü, üzerinden yüzlerce yıl geçtiği halde dün söylenmiş gibi bilinir. Değerli olan sözdür. Her devir ve her devrin insanı sözü kendine saklar. Kendine saklarken ona ait olmayanı, ne ulu bir köpekliktir bu. İri bir kemik gibi yerin altına gömerler kitapları, sonra eşeleyip çıkartırlar, okurlar okuturlar.
6/22/2013
Aşkım
Sarılmışım göl yeşilinin dalgaları gibi sana dalga dalga/
O göl, savaş tanrısının yanında büyümüş/
Sen seninle senleşirken bir başkasıyla bütünleşivermişsin/
göle düşen her yağmur damlası gibi/
O dalgalar, o küçükten büyüye uzanan dalgalar, içinin, ruhunun yansıması olmuş/
Mayalanmış bir gölden daha kutsal ne vardır/
Orada, oracıkta Apollon'un kehanetlerini işiten, güneşle açan tomurcuklar/
Senden sana daha yakın biri,
eğilip tüm geçmişini kökleyen/
Ellerinden, toprakla çiftleşen,
O çamur parçasında kendi nefesini insanlaştıran/
Körlerin görmesini, sağırların duymasını, kötülerin sevmesini/
Sevişe sevişe çoğalan,
Doğ'asında doğmak olan/
Senden sana daha yakın biri eğilip, ki eğilmek önemlidir, işte bunun farkında olan,
senin tüm geleceğini dölleyebilir/
Zamansızlığın sonsuzluğa eşit olduğunu anladığında
karşılaştık seninle yeniden eskisinden/
Gözlerin... anımsadımsa anladım/
oracıkta
sen/
oracıkta
ben/
ışığın kırılması renktir
insanın kırılması felç/
tüm kırılmalar renktir/
Sana senden daha yakın biri
tüm masalları yazan,
tüm aşkları onaylayan,
tüm renkleri veren/
karanlığa gel, kendini göreceksin,
ışığa gel, nefsini yeneceksin.
Aşkım.
Ne olduğunu biliyorsan
kim olduğundan şüphe etmezsin.
Aşkım//
2/26/2013
Düşlerimdeki İzdiham
Burulmuş ve kül tablasına bırakılmış sigara paketi, fazla, hayatımdaki çizgiler, onlar yaşlı bir adamın yüzü, o yaşlı adam balıkçı ve deniz onun yaşamı. Yosunlu kıyıların yeşilliğinde beyaz kıvrımlar dalga dalga eteği kemikten. İstiridyenin incisi karanlıkta büyümekte burulmuş sigara paketinden farksız. Boşluğun yitirilmiş hali. Düşüncelerimin melodisi notasız. Karanlıkta büyür bebekler. Rahim dualarıyla karanlığı kutsar inci. Ona bir kum tanesinin ne kadar önemli olduğunu anlattı istiridye. Başını kumlara yasladı, ayaklarını denize bıraktı. Ellerinden çekip aldı kum tanesini evren. Kelebekler kaçıyordu yangından. Kaçmayı başaranlar denizin üzerinde öbek öbek, kelebekler yüzmeyi bilmez ölü olmadıkça. Yorgunluk yanarken ağaç ne hissetti? Ağaç da canlı, çığlıksız varlık. Gözyaşları tane tane saydam, arkasında duran kül tablasını gösterebiliyor. Hiçliğin battaniyesine sarılmış yaşlı adam ve deniz titriyor.
12/04/2012
Çukur Ada
Adanın en güzel kumsalında oturmuş sabah güneşinin tadını çıkartıyordum. Keyfime diyecek yoktu. Sait Faik’le tuttuğumuz balıkları kızartıp bahçeye kurduğumuz rakı sofrasında bir güzel yemiştik evvelsi gece. Anlayacağınız, akşamdan kalmaydım. Deniz, safir yatağına uzanmış, dalga dalga yorganına sarılmış, sabah serinliğinde uyuyordu, izliyordum onu. Uzaktan birinin bana seslendiğini duydum. Ne göreyim, bu bizim Yaşar Kemal değil mi? Adada beni fellik fellik aramış. Dikildi başıma “hadi Çukurova’ya gidelim” dedi. “Yine mi Çukurova, vallahi de gelmem” dedim. Zaten çok çekmişim Çukurova’dan ayağımdaki nasırdan çekmediğim kadar. Ada gibisi var mı? Çok ısrar edince ceketimin cebinden Çukur Deniz Çukur Ada kitabını çıkardım. Ses etmedi. Oturdu benimle. Ne de olsa dostluğumuz eskiydi; büyük Türk romancısı Cervantes tanıştırmıştı bizi. O zamanlar pek dost da sayılmazdık ya. İnebahtı Deniz Savaşında Osmanlıya esir düşmüştük Cervantes’le ve aynı kadırgada kürek mahkûmu olmuştuk. Çukurova’ya gelme vaadi karşılığında Yaşar Kemal de bizim savaş esirliğimize biçilen parayı seve seve ödemişti. Bizi salıverdiklerinde kimselere gözükmeden soluğu hemencecik İspanya’da almıştık. Kaçmıştık, çünkü bizim ne işimiz vardı Çukurova’da? Sonradan duyduğumuza göre baya bir sinirlenmiş de onun tepinmelerinden Çukurova iki metre daha çukurlaşmış. Mis gibi İspanyamıza döndükte Tobosolu Dulcinea’nın göğüsleriyle birebir eş güzellikte tepelerin yel değirmenlerinde yellendik. Can sıkıntısından da bol bol şövalye romanları okuduk Cervantes’le. Bizi yaka paça tutuklayıp kodese koyana kadar her şey pek bir güzeldi doğrusu. Hiç üşenmemiş kalkıp İspanya’ya gelmiş Çukurovalı, bizi de dolandırıcılıktan yakalatmıştı. Tanrı görmeye görsün kodese de tıkıldık mı! Halbuki biz esaretten kurtulmanın sevinciyle sarhoş olmuş iki kayık mahkumundan başka bir şey değildik. Olan olmuştu. Cervantes’le oturduk düşündük taşındık, neyse suçumuz çekmeye razı olduk. Anlayacağınız, büyük şair Nazım Hikmet ile büyük yazar Orhan Kemal’den farkımız kalmamıştı diyeceğimi sanmayın. Zaten bir Kemal vardı büyük, hem de Çukurovalı, tüm Kemal hakları tükenmişti literatürde ve bana bir şey kalmamıştı. Pek bir üzülmüştüm doğrusu. Geceler boyu uyku gözüme görünmedi, hücredeki sinekler bile halime acıdı, bahtsızlığımdan dertlendim durdum. Üzüntümü duyan Nazım Hikmet bana teselli mektubu göndermişti Bursa’dan. Bazı semptomları dikkate alarak Gregor Samsa’ya dönüşmemden endişelenen Cervantes nihayet duruma el koydu ve ikimizin adına şan, nam getirecek büyük romanı Sancho Panza’yı yazdı. Harika bir insandı Cervantes. “Öyleydi” dedi Yaşar Kemal. “Çukurova’ya gidip ne yapacağız bir türlü sır erdiremedim ömrüm boyunca, pamuk toplamaktan parmakları yara olmuş çocuklara merhem mi olacaktık?” İşte bu soruyla ceketinin cebinden Çukurova’yı çıkardı bizim Kemal. Hiç ses etmedim.
9/03/2012
Tiyatronun Sanattaki Yeri
Türkiye’deki en büyük açıklardan birisi oyun yazarının neredeyse yok denecek sayıda olması. Bazı yazarlarımız bunu bir tür olarak kabul edip eserler de vermişlerdir. Fakat kendine has kıstasları bulunan zor bir iştir oyun yazmak. Sahneyi, tiyatro anlayışını iyi bilmek önem arz eder. Tiyatronun diğer sanat dallarından çok önemli bir farkı vardır. Tiyatro insanı değiştirir, fikirlerini, bakış açısını, hatta duygularını, yargılarını… Zor bir iştir oyun yazmak. Her şeyden önce şu fikri sindirmek zordur; iç yüzün tezahürünü. İşin aslını anlatabilmek... Göründüğü gibi değil hiçbir şey hayatta ve görüyorsunuz halden hale geçişleri. Oyundakiler katilin kim olduğunu bilmezken seyirciler bilir, ah gerçekler, ah gerçeğin şahitleri! Her şeyi bildiğimizi sanırız, oyunun sonunda aslında hiçbir şey bilmediğimizi anlarız. Zanların üstünde tedirgin adımlarımız ve de hoyratlıklarımız, kızgınlıklarımız, öfke ve sevgilerimiz.
Tiyatro asla ticari olmayacaktır kanımca. Bilet fiyatları yüksek olabilir ama o oyunu izlemeyi kafasına koyan her öğrenci kendisine bir koltuk, bir yer bulacaktır. Bu nedenle tiyatrolar yaşatılmalıdır sanat adına. Çünkü sahnede maskeler düşürülüp üzerine basılıp çiğnenir. Eğlence, iyi vakit geçirmenin yanında önemli misyonları vardır tiyatronun insanlık namına. Sihirli bir aynadır. Öyle ki ya ayakta alkışlarız ya da sessizce kalkıp gideriz, bu çok şey anlatır. Ne oyuncu ne de izleyici birbirini aldatabilir. Bir avuç insan için sanat, zaman, emek harcanır, insan buna değer, koca salonda bir kişi dahi olsa o oyun oynanır…
Son günlerde Yasmina Reza’dan bahsederken bu yazıyı yazma ihtiyacı doğdu. Zaten hayatı da ihtiyaçlar yönetmez mi? Oyunculuk ve tiyatro yazarlığı ve ödüllü oyunlar Reza’nın yaratı sepetinde. British Council destekliyor neredeyse bizim tiyatromuzu. Şu fikir hâlâ gelişmemiş bizde, bir oyun yazacaksın Fransa’da Fransız oyuncular tarafından oynanacak ve Fransızlar izleyecek. Ve oyun Almanya’da, İsveç’te sergilenebilecek anlayışta ve nitelikte olacak. Dünyaya kapalı sanat anlayışsızlığımız meydanda cirit atıyor. Bu ülkede yaşayanlar evrensellikten uzak mı, kendi derdine mi düşmüşler yoksa... Başına taş yağan, tabağında kalmaması gereken o tek bir pirinç tanesinin peşine düşmüş, kim kimin fikrini değiştirebilmiş ki, var mı bu ülkede birbirinin fikrini değiştirebilmiş helal süt emmiş birileri?
Yasmina Reza Fransız bir oyun yazarıdır. Hatta bir oyunu beyazperdede izleyiciyle buluştu geçen sene, filmin yönetmeni de Roman Polanski. Ne diyeyim daha ben, söz bitti.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





