3/17/2010

SON ARZU

''İnsan, meyvenin çekirdeğini içinde taşıması gibi ölümü kendi içinde taşımaktadır.'' Rilke





''Yarın ölecekmiş gibi yaşa'' cümlesinin ardına gizlenmiştir son arzu. Bu cümlenin büyüsüne kapılmayın sakın. Çünkü ölüm ve son arzu birbirini mıknatıs gibi çeker.

Önce bir düşün içinde düşünün kendinizi. Bu düş, yarın öleceğinizi bildiğiniz bir düş olsun. Yarın öleceksiniz, bugün ne yapardınız? Sokağa fırlar bütün gün gezer miydiniz dostlarınızla vedalaşarak? Her şeyden çok sevdiğiniz adamla veya kadınla arzularınızı son damlasına kadar tüketir miydiniz yarına hiç bir şey bırakmadan? Ya da banka mı soyardınız? Fakirliğinizi unuttururdu bu belki size ölmeden önce. Ya da silahınızı kapıp sizi üzüntülere, acılara boğan insanı alnından vurur muydunuz? Ya da derin bir uyku çekerdiniz, hayatın size tattırmadığı huzuru bulmak son arzunuzdur çünkü. Size garip bir rastlantıdan bahsetmek için anlattım bunları. Yazının en başında belirttim ya son arzu ile ölüm birbirlerini daima çekmişlerdir. Son arzuya kapılır insan ne de olsa yarın ölecektir, garip bir biçimde sezilir bu. İnsan her şeyi bilir de ne zaman öleceğini bilmez mi? Elbette bilir... Bu sezi, nedensiz yere ortaya çıkan bir hız tutkusudur kimi zaman; ayağınız gaza bastıkça basar, son arzunuzdur bu, ne de olsa yarın sizin için yoktur. Sonra otomobiliniz takla atar, ne önemi var ki, ne de olsa yarın burada yoksunuz. Garip değil mi? En son arzu sizi yemek masasında yakalar. Tüm zevklerin en yücesi, en kutsalıdır iştahın verdiği haz. Ballı kaymakları, kızarmış börekleri, dilberdudaklarını, kırk çeşit kebabı bir akşam yemeğine sığdırırsınız, tıpkı yarın ölecekmiş gibi yersiniz. Hatta arkanızdan şöyle derler ''ne zorun vardı kardeşim bu kadar çok yedin ya da ah kızım neden bu kadar hızlı sürüyordun otomobili?'' Onlar bilmezler tabii yarın öleceğinizi, ama siz bilirsiniz ayrılık vaktinin geldiğini.

Son arzuya yönelik başka bir tespit daha, bu bana daima çok ilginç gelmiştir. İnsanlar genelde ölümle ilgili düşüncelerini yazmazlar, bunu hayal bile etmezler. Fakat yazarlarda bu hayaller ve düşünceler bariz bir biçimde görülür çünkü okunabilir. Ölüm hayatın bir gerçeğidir, romanlar da gerçeğin bir aynasıdır. Romanlarda seçilen ölümlerle paralellik taşır yazarların sonları. Mesela Virginia Woolf, Hemingway, Kafka... Hemingway av tutkunuydu, İhtiyar Balıkçı ya da diğer tüm avcılar gibi... Hemingway'in son avı maalesef kendisiydi. Tüfeğini temizlerken ateş mi almıştı, yoksa bilerek ve isteyerek kendi canına mı kıymıştı bir muamma olarak kaldı. Kafka da böceğe dönüşen roman karakteri Gregor gibi kendini açlığa mahkûm ederek veremin, Azrail'in, ölümün işini kolaylaştırmıştı. Gregor'un başına gelenlerden farksız değildi Kafka'nın hayatının son günleri; kimse onun acısını yürekten duymamıştı, iğrenç bir yaratıktı, insan değildi, ölmeyi, unutulmayı, sevgisizliği kendice hak ediyordu. Ne ilginç, Kafka'nın günlüklerinde ''sabaha kadar uyuyamadım ve ara ara kan kustum'' cümlelerini okurken Gregor'a duyulan yabancılaşmanın aynısı oluşuyordu ve yazara karşı bir gram acıma, ufak bir sızı dahi uyandırmıyordu kalpte. Sadece günden güne dönüşümü izliyordunuz, üzülmeden, gözleriniz yaşarmadan. Hiç almadığı bir şeyi yazardan almayı beklemek haksızlık olurdu. Virginia Woolf da acı çekmekten yorgun düşmüş ve umutsuzluktan tükenmiş bedenini ırmağın serin sularına bırakmıştı. Mrs. Dalloway'deki Septimus karakteri pencereden atlayıp intihar etmişti. İntihar bir tür seçimdir, bir tür ölüm şeklidir. Son arzu özenle işlenmiştir kitaplara, kadere ışık tutarcasına. İlginç bir ölüm daha geldi aklıma. Necip Fazıl Kısakürek'in ölümü. İnsan doğduğu gün ölür mü? Bunu bilebilir mi? Kendisini buna hazırlayabilir mi? Oğlunun anlattığına göre doğum gününde öleceğini bilmiş Necip Fazıl. Hazırlatmış özenle her şeyi, ölümü iyi, kendince karşılamak için. Misafirin gelişini görmek istercesine pencere kenarında beklemiş. Ve ölüm kapının eşiğinden geçmeden söz verdiği gibi kimseye de görünmeden pencereden girmiş ve alıp götürmüş şairi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder