Yanılgıların ve aşkın bedeli
Etiket çağında aşk
Almadan önce fiyatına bakmak gerekmiyor mu o pek beğendiğin, senin olmasını arzu ettiğin aşk kaç liraymış? Etiketine baktın mı? Neticede aşk bu diyebilirsin, bedelsiz bir şey, soyut, elle tutulmayan, gözle görülmeyen... Fakat öyle olmadığını hepimiz biliriz; daima en pahalıya ödediklerimizdir onlar. Maskemizi takıp çaldıklarımız, hesapsız kitapsız, sonunu hiç düşünmeden içimizi kanatarak gönlümüze yamadıklarımız? Aşkı yaşamadan önce dur, bak, evir çevir, sor bir bilene ne kadar bu aşk, kaç yıl, kaç isim, kaç şişe, kaç fotoğraf, kaç kaç kaç kaç! Mesaj alındı mı? İşte her şey o cümlede gizli “kaç (!) paraymış o” Ne kadar? Sanıyoruz ki aşk da hava gibi bedava. Yaşamının bir bedeli yok mu? Her güne yeniden başlarken o derin iç çekişler, oflamalar, aynada kendinle bakışmalar, işe, okula, yemeğe yetişmeye çalışmalar… Saatleri saatlere denkleştirerek evin kapısında anahtar arama ritüeli, hepimiz kapılara tapmıyor muyuz? Anahtarını kaybedenleri lanetlemiyor muyuz? Yanlış anahtarla hangi kapıyı açabildik şimdiye kadar? Yaşamak bedelli. Aşkın da bir bedeli var. Gönül işi mi, ilk bakışta mı, gülüşü mü, adı mı, gözleri mi, ismi mi, elleri mi… Soruyorum: Ne kadar?
Ödemeye hazır mısın?
2/12/2012
Mono
Suskun Monolog
G________. Ü_______________ _________ __ _________ __________. N_______________, ______________, ______________, ________________. M___________, _____________.İ______ ____________ _____. S________: __________, ____________,________.E
G________. Ü_______________ _________ __ _________ __________. N_______________, ______________, ______________, ________________. M___________, _____________.İ______ ____________ _____. S________: __________, ____________,________.E
2/05/2012
Raiz’in Paşalığa Terfi-i Sünnetiyesi
Malumudur ki erkekliğe geçişin bir şartı olarak küçük Raiz’in de sünnetine pek bir önem verilmişti. Fakat uzunca bir süre onun ikna edilmesi de gerekmişti. Çünkü yaşanan bir hadiseden sonra sünnet olmaya yanaşmamıştı. Ramiz dedesinin kan kardeşi Bolulu Yasin Paşanın torunu Hasber’le yalının bahçesinde birbirlerini çekiştirirlerken, iri kıyım cüssesi, aşağı sarkan yanaklarına karşın Hasber, Raiz’in hırçın tekmelerinden nasibini almaktan yine kurtulamamıştı. Tekmelerin acısıyla Hasber’in, Yasin dedem diyor ki, sünnetçiye para verecekmiş, kökünden kestirecekmiş, o zaman deden Ramiz Paşa ne yapacakmış bakalım lafı, o gün itibariyle Raiz’in kulaklarını keskin bir kasatura sesiyle gün be gün bilemişti. Raiz bir koşuda Paşa dedesine durumu anlatmış, o da kan kardeşiyle bir daha görüşmeme kararı almıştı. Fakat feleğin oyununa karışmak da pek mümkün olmuyor. Hasber’in kuşpalazından yatakta çırpına çırpına öldüğünün haberi yalıyı vurunca, Ramiz Paşa o an itibariyle çocukluk arkadaşı Yasin’e koşmuştu. Hasber’in ölüm haberi Raiz’e pek bir şey ifade etmemişti, Theodore işin içine karışıncaya kadar. Balıkçı dedesi kuşpalazından ölen Hasber’in martı olmaya karar verdiğini anlatmasıyla Raiz çılgına dönmüştü. Martılardan nefret ettiği yetmezmiş gibi şimdi de gördüğü her martıya, “Hasber sen sen misin söyle” demeye mahkûm olmuştu. Bir taraftan da sevinmişti eti yenmeyen bir kuş olmakla dayısından daha akıllıca bir seçim yaptığına. Raiz on yaşına bastığında dedesi gibi bir paşa olmak kaydıyla, anlaşarak sünnet olmaya ikna edildi, emrine de bir yaver verilecekti. Göbekçi Yalısının bahçesinde mevlit okutuldu, gelen misafirlere etli pilav ile şerbet ikram edildi. Sünnetçi, eli ayağı temiz bir adamcağızdı, işinde de ustaydı. Usturayı dayamış, bakmasın diye Raiz’in başını yana çevirmiş, kollarından da sımsıkı tuttukları vakit, tam ucundan azıcık alacakken uğursuz bir martının cıyaklamasıyla korkup eli titreyen sünnetçi Süleyman’ın bağlanan basiretiyle, baya büyük bir parça pıt diye düşmüştü, ve öyle bir kan boşalmıştı ki Raiz acısına dayanamamış bayılmıştı. Günlerce yatakta yatmıştı. Hiç kimseyle konuşmaz hali, iştahsızlığı, solgun benziyle taşlaşmıştı sanki. Dedesi Ramiz de ne yapacağını bilmez ruhiyatta, sessizleşen yalının bir orasında bir şurasında görülmekteydi hayalet misali. Theodore’nin Arsen’le birlikte yalıya gelişiyle bu sessizlik bozulur. Arsen, sünnet anlaşmasının koşuluyla Raiz’e tahsis edilen yaverdir. Yirmi beş yaşında genç bir beydir. Küçük paşanın annesinin uzaktan akrabasıdır aynı zamanda. Yarı Ermeni yarı Rum bir aileden geldiği için Raiz’e iyi uyum göstereceği düşünülmüştü. Arsen ruhban okulunda yetiştirilmişti. O dönemde zeki öğrencilerin Fransa’da okutulması âdeti yeni yeni başlamıştı Osmanlıda. Ramiz Paşa devreye girip Arsen’in Fransa’da iyi bir yüksek eğitim görmesine önayak olmuş ve ona ihtiyacı kadar para göndermişti. Fransa’da hukuk ve felsefe eğitimi alan Arsen, eğitimini tamamlandıktan sonra ülkesine geri dönmüştü, fakat bir türlü alışamamıştı hiçbir şeye, Fransa’da öğrendikleri ile Osmanlı arasındaki düşünce dağları arasında adeta kaybolmuştu. Bol bol kitap okuyup notlar tutan, aklı dağınık, Ermeni kiliselerini gezen, bazen saatlerce dua eden, bazen gün boyu dua edenleri izleyen garip bir ruh haline düşmüştü. Bu duruma en çok da annesi üzülmüştü, çünkü oğlunun zekâsının boşa heba olmasından korkmuştu. Hatta ara sıra Theodore ile balığa bile çıkmıştı bu genç adam. Arsen, Raiz için hayatının dönüm noktalarından birisiydi ve onu, dedesi Theodore’nin yanında ilk gördüğü an itibariyle sevmişti. Bu ilginç genç adamın parlak siyah saçlarında, gözlerinde, kaşlarında oynaşan, dalgalanan ışığı fark etmişti. Bazı insanların ışığı konuştuğunda parlar bazılarının da sustuğunda. Arsen konuştuğu vakit ışığı o güzel sessiyle ılık ılık dalgalanıyor, ışıktan bir kuş gibi kanatlanıp uçuyordu, odanın içersinde turluyor, duvarları aydınlatıyordu. Yeni yaver Raiz’in çok hoşuna gitmişti, Arsen yanında getirdiği kitaplardan birini eline aldı, solmuş kahverengi cildinin üzerinde elini gezdirdi. Ve o kitaptan bir bölüm seçti, Raiz’e okudu. Solgun hastamız da yatakta kıpırdamadan Arsen’i dinledi.
2/03/2012
Göbekçi Raiz Paşanın Doğuşu
İstanbul’un Sarıyer’inde, 1820 yılının 2 Temmuzunun sabahında, annesinin karnını yumruklarıyla delerek dünyaya geldiği rivayet edilir, bu nedenle de dedesi Ramiz Paşa, ona öfkeli, kızgın anlamına gelen Raiz ismini münasip görür. Göbekçi Yalısının daracık odalarında, geniş salonlarında düşe kalka büyür Raiz. Annesi Samatyalı Eleni, fakir bir balıkçının kızı olup yalıya gelin gelmiştir, kendi arzusuyla Neşire adını beğenip almıştır anlamına bakmadan. Ne de olsa onun için bir anlam derinliği kalmamıştır denizden başka. Vasilis adında bir erkek kardeşi varmış, o da babası Theodore gibi balıkçıymış. Balık olmaya karar vermiş dalgaların devleştiği bir fırtınada. Eleni’ye babası, Vasilis’i bu kararından döndürmeye çok çalıştığını ama fayda etmediğini anlatmış durmuş, hatta o uyurken yanı başında defalarca. Eleni de rüyalarında Elmalı Kilisesinde kendini dua ederken bulmuş ve de duvarında yazılı olan ΙΧΘΥΣ kelimesini defalarca okumuş. Eleni, balık olan kardeşini bir gün görmeyi umut ederek yaşamış, belki kararından cayar, geri döner ümidiyle boğazın kıyılarında gece gündüz demeden, aklına estikçe, yüreğine düştükçe beklemiş. Raiz’in bir Allahtan bir de denizden korktuğu söylenir. Dayısına çekmiş denince yanakları kıpkırmızı kesilir, sinirinden saçlarını yolarmış. Hepiniz yalancısınız diyerek yalının bahçesindeki demirliklere konan martılara bağırırmış. Martıları hiç sevmezmiş küçük paşa, boğazın üzerinde süzülüp gözlerine kestirdikleri balıkları gagalarının arasına sıkıştırdıklarından dolayı, onlara uğursuz adını takmış. Raiz’in bu deniz korkusu ölünceye kadar başını ağrıtmış. Yalıda da balık pişirmek yasaklanmıştır, onun her balığa “dayıcım, sen sen misin cevap ver” hıçkırıklarına mütedair. Raiz varken balık yemek caiz değilmiş, tüm esnaf kırıp döktüğü masalardan, balıkçı tezgâhlarından mütevellit çok dert yanmış, sonra deliliği biraz durulmuş, dedesi kırdığı tezgâhların, masaların, kafaların parasını bayram harçlıklarından ona ödettirince uslanmış. İşte ilk kez cimrilikle de o zaman tanışmış. Yalıya da zamanla bizim fakirhane adını yakıştırmış. Dedesi Ramiz Paşanın yaveri ilk kez bu lafı ondan işitince “koskoca Göbekçi Yalısı, o ne söz öyle” başını sallayarak azarlamış. Raiz altta kalmamış, hemen dillenmiş, cevabını yetiştirmiş “şimdi anladım, neden bitlendi deniyor paraları görenlere. Tevekkeli büyük Paşam, bizim Hayrullah Efendi bildim bileli uyuşuktur, ayakta gören onu yatakta uyuyor sanır diye hayıflanır durur, bu da bitsizlik her hal.” Hayrullah Efendinin en ehli huyu da cevapları pek bir güzel yemesiymiş. Raiz’in, dedesini çok sevdiğinden onun gölgesinden bile kaçtığı söylenir. Hatta bir ara yalıda Ramiz Paşanın gölgesinin tek başına gezdiğini, merdivenlerin tırabzanlarına tutuna tutuna aşağı katlara indiğini söylemiş küçük Raiz, ta ki dedesi Ramiz Paşa iyice kızıp destur emriyle bütün yalı fırkasının kulaklarını yırtarcasına bağırdığında, gölge de telaş içersinde koşup dedesinin ayakucuna, hatta biraz da altına fırlatmış kendisini. Gölge de gölgeliğini bilsin değil mi ey devran!
12/16/2011
SAKURA

Kadehteki kirazlardan gözlerini alamıyordu, kış ortasında kiraz. Zaman onu sarmal kollarının arasına almış dans ediyordu, ben de kirazın ağızda bıraktığı o tadı anımsamaya çalışıyordum. Aslında hayatımın yaklaşık yirmi beş senesi söz konusuydu ve ben çalışıyordum, hep çalıştım. Anladı. ‘Anlamdım’ dedi. Kadehten bir tane kiraz aldı. Dudaklarına götürdü. Çiğnediğinin kiraz olduğuna ne şüphe. Galiba dünyada tadı en zor anlaşılan meyve kirazdı. Nasıl bir tadı vardı düşündüm Umut ikinci kirazını yerken onu izledim dalgın halde. Kiraz, lezzetli olmasına lezzetliydi ama belirgin bir kokudan yoksundu sanki. Hayatımın on senesi söz konusuydu ve yoktu. Yüzündeki merak ifadesi belirginleşti ‘yoktun’ dedi. Gerçekten yok muydum, haklı olabilir miydi düşündüm. Kadehi bana uzattı ‘alır mısın, çok güzeller, son zamanlarda yediğim en lezzetli kiraz bunlar’ eline baktım. Elini tuttum. Bir tane kiraz aldım, sapındaki o yeşil yaprağı çok sevdim. Küçük bir yaprak ne çok şey anlatıyordu onun hakkında. Hatta bizzat kendisinden bile daha çok ayrıntıyı, hikâyeyi, zamanı, uzamı, boşluğu, kimliksizliği, bitiş ile çekirdek başlangıcı. Kirazın çekirdeğini dudaklarımın arasından aldı, geriye bir pembelik kaldı, kirazlardan. Ellerini avuçlarımın arasına alıp kokladım. İzler silinmişti. Kaç yıl yaşadım bir iz kalmamış mı? Kucağına oturdum, başımı omzuna yasladım. Nefesi göğsüme düşüyordu ince ince. Nefesi sanki ipekten. Teninin kokusunda karamel yakalayışlarla uyudum kollarında. Kadehteki kirazlar beni izliyorlardı, ben uyurken onlar uyanıktılar. Rüyamda iş yerimde çalışıyordum, odamın kapısı çalındı, içeri bir dilenci girdi, bir şey için rıza istiyordu, düşündüm, ömrümün tamamını, bebeklik ve çocukluk dahil düşündüm. ‘Kendi rızanızla ölmeyi kabul ediyor musunuz’ o statik nakaratla dilendi, cebimden beş lira çıkartıp verdim. Rıza kimdi diye düşündüm. Gönül dese çıkartacaktım, Gülsüm ablanın kızı Gönül. Ama Rıza yoktu, hiç var olmamıştı. Defterimi açtım, elime kalemimi aldım, kalemim beni yanağımdan öptü. Gözlerim aralandı kendi rızamla, elimi yanağıma götürdüm, Umut da dudaklarını dudaklarıma.
Sakura
http://www.youtube.com/watch?v=keF-KYKKYeI
12/04/2011
Borges Rüya
Borges’teki Rüyam
Borges’i görüyorum. Üzerinde bej pardösü, arkaya taranmış ak saçları ve o dik duruşuyla rüyamda. Ne bir ses ne de bir konuşma. Borges, orada, rüyamda.
Mezarlıktayım, siyah otomobiller dizilmiş yolun bir tarafına. Kadınlar da siyah giyinmişler oldukça süslü, şık ve bakımlılar. Siyah saçları omzuna düşen genç bir kız uzun uzun bakıyor yolun karşısındaki genç adama. Havalı, hoş bir genç adam, eliyle saçlarını geriye atıyor ve kıza bakıyor, kız da ona. Başka bir genç adam geliyor kızın yanına. Bu adam da hoş ama daha kaba saba davranıyor. Tabancasını çıkartıyor ve yolun karşısındaki diğer adama doğrultuyor. Nereden geldiğini anlayamadığım bir tabloyla adam ölümden gizleniyor ve aynı tablonun bir benzerini taşıyan başka birisi ortaya çıkıyor. Eli tetikte bekleyen adam, hangi resmin arkasında hangi adam var bilemiyor, aklı karışıyor, seçemiyor, silahı havada kalıyor. Ve sonra tablonun arkasına gizlenmiş olan o genç adam ben oluyorum. Yanımdakinden ‘hadi kaç git’ sözünü işitince yolun aşağısındaki koruluğa doğru koşuyorum. Tek katlı bir ev karşıma çıkıyor. Bu evin Borges’le bir bağı varmış, orada kalırmış. İçerden biri sesleniyor. Elindeki resimlerle evin kapısında, yanına gidiyorum. Kapının önünde bana Borges’in yaptığı resimleri gösteriyor. Bir tanesi çok güzel, sarışın, zayıf, altmış yaşlarında bir kadının portresi, üzerinde siyah bir elbiseyle resmedilmiş. Diğer resimde balığa çıkmış adamlar, teknedeler. Renkli çiçekler boyamış Borges. Hiç haberim yoktu onun resim yaptığından, meğer ressammış da. Elimde üç resim, çerçevesiz. Resimdeki siyah elbiseli kadın bahçede, eve bakıyor, telaşlı. Resmi ona vermemek için ortasından yırtıyorum, kadın öfkeden deliriyor. Eve giriyorum. Beni yaşlı bir kadın gezdiriyor. Bu evin en güzel yeri banyosu diyor. Banyo kapısındayım. Dört bir yanı soluk taşlarla çevrili, bir tek kurna dışında boş, soğuk, darlığını ve uzunluğunu garipsiyorum. Kadın hâlâ ısrarcı en güzel yer burasıymış, bana banyonun balkonunu gösteriyor, dökük, küçük bir şey ama harika bir manzaraya sahip. Geceyi yüksek binalar aydınlatıyor, nefesim tutuluyor. Buenos Aires
Borges’i görüyorum. Üzerinde bej pardösü, arkaya taranmış ak saçları ve o dik duruşuyla rüyamda. Ne bir ses ne de bir konuşma. Borges, orada, rüyamda.
Mezarlıktayım, siyah otomobiller dizilmiş yolun bir tarafına. Kadınlar da siyah giyinmişler oldukça süslü, şık ve bakımlılar. Siyah saçları omzuna düşen genç bir kız uzun uzun bakıyor yolun karşısındaki genç adama. Havalı, hoş bir genç adam, eliyle saçlarını geriye atıyor ve kıza bakıyor, kız da ona. Başka bir genç adam geliyor kızın yanına. Bu adam da hoş ama daha kaba saba davranıyor. Tabancasını çıkartıyor ve yolun karşısındaki diğer adama doğrultuyor. Nereden geldiğini anlayamadığım bir tabloyla adam ölümden gizleniyor ve aynı tablonun bir benzerini taşıyan başka birisi ortaya çıkıyor. Eli tetikte bekleyen adam, hangi resmin arkasında hangi adam var bilemiyor, aklı karışıyor, seçemiyor, silahı havada kalıyor. Ve sonra tablonun arkasına gizlenmiş olan o genç adam ben oluyorum. Yanımdakinden ‘hadi kaç git’ sözünü işitince yolun aşağısındaki koruluğa doğru koşuyorum. Tek katlı bir ev karşıma çıkıyor. Bu evin Borges’le bir bağı varmış, orada kalırmış. İçerden biri sesleniyor. Elindeki resimlerle evin kapısında, yanına gidiyorum. Kapının önünde bana Borges’in yaptığı resimleri gösteriyor. Bir tanesi çok güzel, sarışın, zayıf, altmış yaşlarında bir kadının portresi, üzerinde siyah bir elbiseyle resmedilmiş. Diğer resimde balığa çıkmış adamlar, teknedeler. Renkli çiçekler boyamış Borges. Hiç haberim yoktu onun resim yaptığından, meğer ressammış da. Elimde üç resim, çerçevesiz. Resimdeki siyah elbiseli kadın bahçede, eve bakıyor, telaşlı. Resmi ona vermemek için ortasından yırtıyorum, kadın öfkeden deliriyor. Eve giriyorum. Beni yaşlı bir kadın gezdiriyor. Bu evin en güzel yeri banyosu diyor. Banyo kapısındayım. Dört bir yanı soluk taşlarla çevrili, bir tek kurna dışında boş, soğuk, darlığını ve uzunluğunu garipsiyorum. Kadın hâlâ ısrarcı en güzel yer burasıymış, bana banyonun balkonunu gösteriyor, dökük, küçük bir şey ama harika bir manzaraya sahip. Geceyi yüksek binalar aydınlatıyor, nefesim tutuluyor. Buenos Aires
11/19/2011
Hayalet
Kuledeki Hayalet
İngiltere’deki ortaçağ şatolarından birinde, hayaletli olduğu rivayet edilen kuledeyiz. Görgü tanıklarına göre o hayalet o odada kendini asmış olan uşakmış. O odanın girişinde beklemekteyiz, içersi kırmızı ışıklarla aydınlatılmış gece kulübü tarzında, garip huuuu huuuulu sesler yankılanmakta hoparlörlerden... Onca uğraş turistler havaya girsinler diye, girdik kuledeki odayaaaa. Tahtaaaaa bir merdivenden iniyoruz gacır gucur sesler eşliğinde, ellerimiz tırabzanda, önde ablam arkada ben. Merdivenden iner inmez ablam bana dönerek sordu elime sen mi dokundun? Hayır dedim. Kaşını havaya kaldırdı. Peki dedim sen benim elime dokundun mu? Hayır dedi.
İngiltere’deki ortaçağ şatolarından birinde, hayaletli olduğu rivayet edilen kuledeyiz. Görgü tanıklarına göre o hayalet o odada kendini asmış olan uşakmış. O odanın girişinde beklemekteyiz, içersi kırmızı ışıklarla aydınlatılmış gece kulübü tarzında, garip huuuu huuuulu sesler yankılanmakta hoparlörlerden... Onca uğraş turistler havaya girsinler diye, girdik kuledeki odayaaaa. Tahtaaaaa bir merdivenden iniyoruz gacır gucur sesler eşliğinde, ellerimiz tırabzanda, önde ablam arkada ben. Merdivenden iner inmez ablam bana dönerek sordu elime sen mi dokundun? Hayır dedim. Kaşını havaya kaldırdı. Peki dedim sen benim elime dokundun mu? Hayır dedi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)