1/30/2017
BEN SERÇE
Dallardaki kuşkular
Sabah vakti cıvıldar
Ruhum kar sessizliğinde
Açık bir kitap gibi
Hep orada
Kuşlar
Kuşkular
Adım Serçe
Neden bu ismi bana koyduklarını sorduğumda
Açık bir kitap gibi
Okuyana
Serçe'nin anlamı
Rüzgar
Nefesten ilham alan
Uçup gider
Başka bir dala konar
Serçe adını bilir mi?
Açık bir kitap gibi bilir mi?
Kuşkular dallarda gezinir
Rüzgar kanatlarının altında gizli
Tüy kadar hafif dünya
Taşıyabilir mi?
Kuşlar
Kuşkular
Ekmek kırıntılarına doğru kanat çırpan
Açlık ile ürkeklik arasında bağ bileyen
Toprağı dinleyen
Bulutları izleyen
Ateşi yakan
Ben, Serçe
Yüreği bakır kelepçe
Sürükleniyor nehre düşmüş dallar
Rüzgar kırmış onları
Tüm acılar onda toplanmış
Zamanla yok olana kadar
Kuşkular
Zamanla yok olan var mı?
Aslını açık bir kitap gibi bilen var mı?
Günün ilk ışıklarında
Isınan
Karanlıktan doğan
Eriyip gidenler var mı?
Ben, Serçe
Ulu dağların eteklerinde gezinen
Şarkısı göllerin üzerinde süzülen
Yüreği, açık bir kitap gibi olan
Kül rengi kanatları
Ateşi yakan
Rengini çalan ateş
Küllerin hayat bulduğu
Ben Serçe
Acılardan yoksun düşmüş
Yokluktan doğan
Açık bir kitapla
Gözleri merhametle yıkanmış
Bir çırpıda onda olanı görüp kanatlanan
Yakından uzaklaşan
Ben Serçe
Ateşi yakan
(N.Tuncil 29 Ocak 2017, öğlen yazıldı
Şiirin ilk iki satırını rüyamda gördüm, Yabancı da yanımdaydı. Ben eski bir yaşamımda Kızılderili idim, tahmin edin adım neydi?)
12/30/2015
The Dark Flowers
my face look like a wind
some flowers are dieing on the floor
and someone passing of my life
words crying for the dark flowers
Your majesty
it's me
time only knows everything about me
now turning all lies into the truth
look at yourself and remember me
you know something, i don't
words change your life
words changing
words changed
the dark flowers
the meanings of all words have changed in the thousands minutes
slowly
the dark flowers growing in the end
look at me
where am i now? And why?
because you really don't know everything
You, only sense it
the dark flowers are now, like a stone
in your arms
touch it
forever
the last name has been never said
my name is the hours
it's your pleasure
nobody don't know how to change words
slowly and windy
you have to say something
The dark flowers, they know each other in the black hole
they know each other
inside
no name
no adress
no phone
no email
yes, they know each other
everytime i look into your eyes, i see the smallest mountain
who am i? Ask me?
tricky answers
Answers love questions
answers love lakes
slowly and windy
answers; love follow us
slowly and windy
9/25/2015
Babasız ve Aşksız
Y Kromozomu
Bitti. Y kromozomu hep eksikti, yarımdı, tamamlanmamıştı. Ve Y'den kurtulmak güçtür. İlanlar gibi... Köşe başları gibi... Mütemadiyen karşına çıkan Y. Üzülme derler ya üzül, üz... Kelimelerin içine ne çok anlam gizlenmiştir en baştan son harfe gelinceye kadar. Kendini yenebilir misin? Kendini övebilirsin... Tüm yazdıklarını başkalarının okumasına fırsat vermeden yakabilir miydin? Öyle çok bilmediğimiz şey var ki... Öyle çok ki, bunlar zamanı durdurabilir. Yırtılmış, yakılmış öyle çok sayfa var ki, bunlar tarihin akışını değiştirebilir. Ve sen kendini yerlere göklere sığdırırken, bir kartalın yemeği olmak gibi, ölüm. Bir türlü içinden çıkamadığını ileri sürdüğün duyguların gibi, ölüm. Bitti Y kromozomu. Arkanı dön ve git, istenmiyorsun artık, kapı açık, arkana bakmadan git. Yangından kaçarcasına koşarak uzaklaş aşktan.
B Sendromu
Ta en başta kandırdım seni. Sen de inandın. Oynadım senle. Ve sen başına ne dertler açtın hırsın uğruna. Koca canavarı öldürdün prensesin aşkına. Bu seni muhterem bir şahıs yaptı, ama prensesin kalbini kazanamadın. O senden korktu ve kaçtı. Tıpkı zaman zaman senin kendinden korkup kaçtığın gibi. O seni o halinle, o gerçeğinle gördü hep. Ne büyük ıstıraptır babasız ve aşksız nefes almak. Fakat B sendromu böyledir; babasız ve aşksız. Asil kahramanın yaşaması ile yaşamaması arasında ne fark var? Yeraltından yeryüzüne çıkmıştı prensesle birlikte. Ait olduğu yer karanlıktı. Ve yine oraya döneceksin. Kim bir canavarı öldürebilir? İçi karanlıkla dolu biri. Sadece aşk... Sonsuz bir lanet. Babasız ve aşksız. Kırık bir daldan farksız. Yeraltına git, kendi mezarına, kimse uyandırmasın seni uykundan ve sen karanlığının içinden hiç ayrılma. Prenses seni sevemedi, karanlığı, ölümü, o mabedini sevemedi. Babasızlık ile aşksızlık aynı şey, bir, bütün, kopmaz, ayrışmaz ikili. İkisi de karanlık çünkü. Ne babasızlık, ne aşksızlık ne de karanlık prenseste mevcut, yüzünü karanlığına dön ve bir daha arkana dönüp bakmadan git. Bu kara masal ne zaman başladıysa, ta en başta sen nereye gömüldüysen oraya git. Mezarının başında yitirdiğini anla. Belki kendin için ağlarsın da.
4/26/2015
Günün Realitesi
Üzerinde yazı olan tişörtleri hiç sevmem, fakat buradaki yazı hoşuma gitti ve aldım, şöyle diyor i should have been an artist... Tişörtü kim tasarladıysa gayet açık bir mesaj vermiş, evet bu devirde kimse art değil artist değil. Günün realitesi bu. Ben yine de ressamlara portre yaptırın derim, güzel ve köklü bir gelenektir, sanata çok şey katmıştır maddi manevi, çocuklarınıza kalır onlardan torunlarınıza. Çünkü bu dijital dünya bir süre sonra çökebilir, tüm fotoğraflar havaya karışabilir.
Bu da bahar hediyesi... Bebek mavisi.. Gök mavisi...
4/24/2015
ve ben gözlerimle...
bir şey söyleyeyim mi, hayat sen çok gerginsin ve bu halin hoşuma gitmiyor
huzursuzluğunla çevrene diz çöktürtebilirsin sevmekten bahsederek
Sevmek biraz sancılı bir şeyse, mesele, dava haline gelmişse
arzuları çok güçlüdür, arzular insanı en tepeye çıkartır oradan aşağı iter
baş ağlarından kendini ölecek sanırsın
yaşamak dev bir örümcektir
ve ben gözlerimle 1970'li yıllarda nefes alan bir kadın gibi hayata bakarken duru, içten
yaşamak güzel
insanlar birbirlerine kötülük etmekte ısrar etseler de
en çok da kendilerine
güzel, yaratılmış her şey çok çok güzel
kendimdeki bu suskunluğu seviyorum fotoğraftaki gibi
suskun olmam düşünmediğim anlamına gelmez
ve düşünmekten yaşamaya vakit bulamayanlardan da değilim
koskoca evrende insan ne ki, insanlık tarihi ne ki
Geriye tek bir iz kalmadan bitecek tüm bunlar, önce mezarları otlar süsleyecek
binlerce yıl sonra bugün olup bitenler yeryüzünden tamamen silinecek
dünya ölecek, güneş ölecek
ve kimse bana şimdiden daha değerli bir makam olduğunu söylemesin
Ben buradayım, evrenin merkezinde, zamanların zamanında
Gözlerim, bakışlarım, bu fotoğrafım 1970'li yılları anımsatsa da 2015'in baharından kalma.
3/26/2015
Charles Baudelaire'den Kusursuz Flaneur Tanımı
Nasıl ki kuş havada, balık suda yaşarsa, o da
kalabalıklarda var olur. Aşkı, işi, gücü kalabalıklardır.
Kusursuz flaneur için, tutkulu gözlemci için, ahalinin
tam orta yerini, hareketin gel-git noktasını, gelip
geçici ile sonsuzun arasını mesken tutmak müthiş bir keyiftir.
Evden uzak kalmak ama her yerde evinde hissetmek; dünyanın
merkezinde olmak, dünyayı gözlemek ama dünyadan saklı kalmak...
Charles Baudelaire
Ve benden notlar:
Kalabalık caddeler, avmler, sinemalar, pazarlar... İnsanlara, kalabalık yerlere dayanamayan, onları kınayan flaneur olamaz, her yer onun evi, o her köşede evindeki yalnızlıkta, huzurlu, öyle soyut ki, öyle iki göz ki, öyle yok ki... İşte bu şekilde flaneur kendini var ediyor.
Flaneur: Kent gezgini
Ve son söz "ben bir başkasıdır" A. Rimbaud
3/23/2015
Hiç Tanımadığın Öfkeli Bir Kadın Ve Sıvışıp Kaybolan Bir Alçak
Her şey akşamleyin odama kapanmamla başladı. Düşündüm bir günün geçmişini. Birden büyük bir gürültü koptu ve 'sakin ol güzelim, sakin olalım biraz, acılarım korkunç olmasa da kimsenin suçu yok bunda, yazgı bu, benim minik zarlarımın oyunu bu, içlenme lütfen' bu sözlerimi kucakladım. Nereden başlayayım güne, öğlen... Pazar işte. İnsanlar pazarları geç kalkar.
Günün öznesine bir bakalım, pazar günündeki bana. Genç bir kadının hiç çocuğu olamayacağını öğrendiği an kadar karanlık monitörüm. Ne yazık diyemeyeceğim, bilirsiniz bir tuşa dokunuşla bilgisayar açılır ve tüm o karanlık ışıkla dolar. Önce mailler, sonra faceler ve de tweetler...
'Tanrı, yazımı okumanız için karşınıza çıkardığı için mutluyum' ne de olsa geçmişten bahsediyoruz. Artık kimsenin bir daha bulunamayacağı geçmişten.
Şu face denen yaratıktan kim bir ısırık almamıştır. Bir baktım, sıvışıp kaybolan alçak acıklı sözleri beğenmiş. Ben iyi bir kadınım, bir süre o sözlere eşlik ettim tabii. Ağlıyordu cümleler yazgısına. Ne olur beni bağışlayın. İnsan bazen içindeki insanı öldürmeli, çalışmamalı buna, ölüyormuş gibi yapmamalı başkalarına pozlar vererek, birinci sınıf oyunculuklar sergileyerek, olmadığı bir şeyi olmuş gibi veya olduğu şeyi inkar ederek. Kafam bu düşüncelerle dolup taşmıştı. Ve o kızgınlıktan çekip aldım elimi. Bu sözleri yazarken elimi sevgilime uzatmıştım da. Alçak! Bu yorumlar biraz olsun beni rahatlattı. Günlerce hayır diyen kadının, o zamanlar tabii kadın öfkesizdi, şirin ve neşeliydi, bin kez hayır olmaz dedi o adama tatlı tatlı. Bir gün zorla koynuna alıverdi haydut. Gördünüz ya alçak işte, kibar, ince ruhlu ve aşık olunca gözü dönen alçak. Bizzat kendim incelediğim için şu insanoğlunu, içlerinden pek nadir olarak arzularına diz çöktüren çıkmıştır. Mezarında rahat uyumasın, her kim bana gözyaşı döktürmüşse zamanın birinde. Bu yazgı, arzuların bedeli.
Günün geçmişini yazalım, güzel bir tost yiyerek. Ve yanında muzlu kek. Şu sıralar yemekle uğraşmak beni keyiflendiriyor. Muzlu kek de o keyiflenmenin eserlerinden biri. Ortası pişmemiş olsa da, kenarları gayet lezzetli. Hiç olmazsa yanık değil.
Çocukluğunuzdan beri sevdiğiniz bazı insanlar vardır ya; işte Jean Jacques Rousseau benim için onlardan biridir. Ünlü Sade bir yazısında onun bir eserinden bahsetmişti, aklıma takılmıştı, araştırdım bu gün. Julie'ye Mektuplar, yayınlandığı zaman bestseller olmuş bir roman. Ve sonra Rousseau'nun şu sözleri karşıma çıktı. İşte yeryüzünde yalnızım; kendimle başbaşayım; artık ne kardeşim var, ne bir benzerim, ne dostum ne de ait olduğum bir toplum. İnsanların en şefkatlisi, en cana yakını, bu insanlar arasından söz birliği ile dışlandı. Bunlar, olanca kinleriyle hassas ruhuma hangi azabın daha çok dokunabileceğini araştırıp beni kendilerine bağlayan bağları kesip attılar. Onları istemedikleri halde sevebilecektim. Sevgimden ancak insan olmaktan çıkma yoluyla kurtuldular... Günün özetini üç yüzyıl önce, çocukluğumdan beri tanıdığım aile yadigarı bu adam söyleyivermişti. Belki de bu cümleleri üç yüzyıl önce benim için yazmıştır, tam bu gün okumam için. Beni hafife almayın, ben Normandiyalı değilim ama olmak isterdim. Kim istemez ki çok şirin bir yer, Monet'nin çocukluğu da orada geçmiş mesela. Ne demiştim, yoo Rousseau demişti. Onun aradığım kitabının adı Julie'ye Mektuplar, çevirsem mi diye düşündüm bir ara. Türkçesi yoktu. İngilizce çevirisinden bir şiir, o kadar güzel ki şiircik.
Çevirirsek şuracıkta şöyle:
Ve aşk yapmış seni benim farkımda
Sen örttün sarı saçlarını
Ve tuttun tatlı gözlerini kendine
Şiir çevirmek ne ter döktürür adama, ama çok da güzeldir, uzun zamandan beri çevirmemiştim. Benim için bir zevkti.
Hiç tanımadığın öfkeli kadın bir gününü yazmaya devam ediyor. Şöyle bir teori ortaya attım. Çiğbörek. Hem de pazılı. Olur mu olmaz mı? Oldu. Bendeki teoriler her zaman hayata geçer. Teorileri çok severim. Ve hayatı da.
Bir kadının çocuğu olacağını öğrendiği an kadar mutluyum bu gün. Ya o yumurtalar çatlamasaydı. Bilimkurgu romanı yazma fikri düştü aklıma. Dünyada hızla yayılan ve sadece kadınlarda görülen bir tür kısırlık hastalığı. Nedeni yok, bulaşıcı değil, yazgısal. Tek çıkış yolu klonlama. Bir kadında rahim olduğu sürece sorun yok, kendisine ait olmayan yumurtanın anneliğini yapabilir. İnsanlık kurtulur merak etmeyin.
Ve gece menüsü muz ve tahin pekmez. Bu enfes oluyor, hem çok sağlıklı. Çiçekli de süperdir. Ve en son olarak salep, kış gecelerinin öfke yumuşatanı. Bu sözü boşa söylemiyorum. Alçak adam en son bana canım salep istiyor demişti. Her şey bir şeylerle ilişkilidir hayatta, birazcık felsefe yaparsak.
Yoruldum. İster buna önsezi deyin ister rehavet veya uyku saati. Uzun zamandır yazmamıştım bir şeyler. Bütün gün ne yaptın derseniz, evet yazdım. Ama bu yazmak daha başka. Yaratıcı yazılar. Son yıllarda daha çok sünger kıvamındayım, emici, filmler, dersler... Aman ne iyiymiş öğrenci olmak, dirisi anlatsın ölüsü dinlesin ve öğren bol bol, lüks... Yazmak patron olmak gibi, harflerden sorumlusun, işinin başındasın. Kendinin tepesine tünemişsin tüm dünyayı oradan kolaçan ediyorsun. Aklımdan büsbütün silinmiş de değil. Alçak! Çok güldürüyor bu beni. Ah şu beni baştan çıkartanlar. Osmanlı padişahları gibi sizi dizeceğim, aşk ağacıma. Tek tek yüzyıl yüzyıl isyanlar, tahttan inişler, cumhuriyet ve finiş.
Bir günün daha sonuna geldik.
Benden size aşkın açıklaması: Sonsuzluğu tehlikeye sokmak
Ve not: Bir köy evi. Çünkü inancıma göre biz kentli soysuzlar kötülerin elinden beslendiğimiz için çürük domatesler gibi patlayacağız günün birinde ve geriye sadece köylüler kalacak. Sağlıklı ve kırmızı yanaklı köylü çocukları, dünya onlara emanet edildi tanrı tarafından kanımca. Ve bir köy evi baktım bu gün, yollar yollara karıştı, düşünceler düşüncelere...
Ve Normandiya sen çok güzel bir yersin, duygularımı açıkça, korkmadan ifade ediyorum. Benimle evlenir misin? Ev işte! Her evette bir ev vardır.
7/03/2014
Kafka'nın Köpekleri
Önemli şeyler söylemek isteyen adamlar ve kadınlar... Ne kadar utanıyordu yazdıklarından bir bilsen, kimse okumayacaktı aklından geçenleri, istediği gibi sansürsüz yazabilirdi, kendini bir böcek gibi ezebilir, yalnızlığa, ölüme terk edebilirdi. İşte dürüstlük buradan geliyordu. Sözleri büyüktü, o değildi. Kafka'yı Kafka yapan kendisi değildi, onun köpekleriydi. Ve bir yazarı yazar yapan onun köpekleridir. Okur dostları. Karşılıksız sevgi. Çıkarsız ilişki. Ve bizim tüketim çağımızda yazarların çoğu köpek gibi havlıyor. Bir avcı gibi oltasına kelimeleri yerleştiriyor, satmak istiyor, binlerce binlerce... Yazdıkları bir ışık çakmasından ibaret, kendi cürümleri kadar ateş parçası. Delik değişik bir edebiyat yolu. Kim ne yaparsa yapsın son sözü köpekler söyler. Kitapsız bir adamın sözü, üzerinden yüzlerce yıl geçtiği halde dün söylenmiş gibi bilinir. Değerli olan sözdür. Her devir ve her devrin insanı sözü kendine saklar. Kendine saklarken ona ait olmayanı, ne ulu bir köpekliktir bu. İri bir kemik gibi yerin altına gömerler kitapları, sonra eşeleyip çıkartırlar, okurlar okuturlar.
6/22/2013
Aşkım
Sarılmışım göl yeşilinin dalgaları gibi sana dalga dalga/
O göl, savaş tanrısının yanında büyümüş/
Sen seninle senleşirken bir başkasıyla bütünleşivermişsin/
göle düşen her yağmur damlası gibi/
O dalgalar, o küçükten büyüye uzanan dalgalar, içinin, ruhunun yansıması olmuş/
Mayalanmış bir gölden daha kutsal ne vardır/
Orada, oracıkta Apollon'un kehanetlerini işiten, güneşle açan tomurcuklar/
Senden sana daha yakın biri,
eğilip tüm geçmişini kökleyen/
Ellerinden, toprakla çiftleşen,
O çamur parçasında kendi nefesini insanlaştıran/
Körlerin görmesini, sağırların duymasını, kötülerin sevmesini/
Sevişe sevişe çoğalan,
Doğ'asında doğmak olan/
Senden sana daha yakın biri eğilip, ki eğilmek önemlidir, işte bunun farkında olan,
senin tüm geleceğini dölleyebilir/
Zamansızlığın sonsuzluğa eşit olduğunu anladığında
karşılaştık seninle yeniden eskisinden/
Gözlerin... anımsadımsa anladım/
oracıkta
sen/
oracıkta
ben/
ışığın kırılması renktir
insanın kırılması felç/
tüm kırılmalar renktir/
Sana senden daha yakın biri
tüm masalları yazan,
tüm aşkları onaylayan,
tüm renkleri veren/
karanlığa gel, kendini göreceksin,
ışığa gel, nefsini yeneceksin.
Aşkım.
Ne olduğunu biliyorsan
kim olduğundan şüphe etmezsin.
Aşkım//
2/26/2013
Düşlerimdeki İzdiham
Burulmuş ve kül tablasına bırakılmış sigara paketi, fazla, hayatımdaki çizgiler, onlar yaşlı bir adamın yüzü, o yaşlı adam balıkçı ve deniz onun yaşamı. Yosunlu kıyıların yeşilliğinde beyaz kıvrımlar dalga dalga eteği kemikten. İstiridyenin incisi karanlıkta büyümekte burulmuş sigara paketinden farksız. Boşluğun yitirilmiş hali. Düşüncelerimin melodisi notasız. Karanlıkta büyür bebekler. Rahim dualarıyla karanlığı kutsar inci. Ona bir kum tanesinin ne kadar önemli olduğunu anlattı istiridye. Başını kumlara yasladı, ayaklarını denize bıraktı. Ellerinden çekip aldı kum tanesini evren. Kelebekler kaçıyordu yangından. Kaçmayı başaranlar denizin üzerinde öbek öbek, kelebekler yüzmeyi bilmez ölü olmadıkça. Yorgunluk yanarken ağaç ne hissetti? Ağaç da canlı, çığlıksız varlık. Gözyaşları tane tane saydam, arkasında duran kül tablasını gösterebiliyor. Hiçliğin battaniyesine sarılmış yaşlı adam ve deniz titriyor.
12/04/2012
Çukur Ada
Adanın en güzel kumsalında oturmuş sabah güneşinin tadını çıkartıyordum. Keyfime diyecek yoktu. Sait Faik’le tuttuğumuz balıkları kızartıp bahçeye kurduğumuz rakı sofrasında bir güzel yemiştik evvelsi gece. Anlayacağınız, akşamdan kalmaydım. Deniz, safir yatağına uzanmış, dalga dalga yorganına sarılmış, sabah serinliğinde uyuyordu, izliyordum onu. Uzaktan birinin bana seslendiğini duydum. Ne göreyim, bu bizim Yaşar Kemal değil mi? Adada beni fellik fellik aramış. Dikildi başıma “hadi Çukurova’ya gidelim” dedi. “Yine mi Çukurova, vallahi de gelmem” dedim. Zaten çok çekmişim Çukurova’dan ayağımdaki nasırdan çekmediğim kadar. Ada gibisi var mı? Çok ısrar edince ceketimin cebinden Çukur Deniz Çukur Ada kitabını çıkardım. Ses etmedi. Oturdu benimle. Ne de olsa dostluğumuz eskiydi; büyük Türk romancısı Cervantes tanıştırmıştı bizi. O zamanlar pek dost da sayılmazdık ya. İnebahtı Deniz Savaşında Osmanlıya esir düşmüştük Cervantes’le ve aynı kadırgada kürek mahkûmu olmuştuk. Çukurova’ya gelme vaadi karşılığında Yaşar Kemal de bizim savaş esirliğimize biçilen parayı seve seve ödemişti. Bizi salıverdiklerinde kimselere gözükmeden soluğu hemencecik İspanya’da almıştık. Kaçmıştık, çünkü bizim ne işimiz vardı Çukurova’da? Sonradan duyduğumuza göre baya bir sinirlenmiş de onun tepinmelerinden Çukurova iki metre daha çukurlaşmış. Mis gibi İspanyamıza döndükte Tobosolu Dulcinea’nın göğüsleriyle birebir eş güzellikte tepelerin yel değirmenlerinde yellendik. Can sıkıntısından da bol bol şövalye romanları okuduk Cervantes’le. Bizi yaka paça tutuklayıp kodese koyana kadar her şey pek bir güzeldi doğrusu. Hiç üşenmemiş kalkıp İspanya’ya gelmiş Çukurovalı, bizi de dolandırıcılıktan yakalatmıştı. Tanrı görmeye görsün kodese de tıkıldık mı! Halbuki biz esaretten kurtulmanın sevinciyle sarhoş olmuş iki kayık mahkumundan başka bir şey değildik. Olan olmuştu. Cervantes’le oturduk düşündük taşındık, neyse suçumuz çekmeye razı olduk. Anlayacağınız, büyük şair Nazım Hikmet ile büyük yazar Orhan Kemal’den farkımız kalmamıştı diyeceğimi sanmayın. Zaten bir Kemal vardı büyük, hem de Çukurovalı, tüm Kemal hakları tükenmişti literatürde ve bana bir şey kalmamıştı. Pek bir üzülmüştüm doğrusu. Geceler boyu uyku gözüme görünmedi, hücredeki sinekler bile halime acıdı, bahtsızlığımdan dertlendim durdum. Üzüntümü duyan Nazım Hikmet bana teselli mektubu göndermişti Bursa’dan. Bazı semptomları dikkate alarak Gregor Samsa’ya dönüşmemden endişelenen Cervantes nihayet duruma el koydu ve ikimizin adına şan, nam getirecek büyük romanı Sancho Panza’yı yazdı. Harika bir insandı Cervantes. “Öyleydi” dedi Yaşar Kemal. “Çukurova’ya gidip ne yapacağız bir türlü sır erdiremedim ömrüm boyunca, pamuk toplamaktan parmakları yara olmuş çocuklara merhem mi olacaktık?” İşte bu soruyla ceketinin cebinden Çukurova’yı çıkardı bizim Kemal. Hiç ses etmedim.
9/03/2012
Tiyatronun Sanattaki Yeri
Türkiye’deki en büyük açıklardan birisi oyun yazarının neredeyse yok denecek sayıda olması. Bazı yazarlarımız bunu bir tür olarak kabul edip eserler de vermişlerdir. Fakat kendine has kıstasları bulunan zor bir iştir oyun yazmak. Sahneyi, tiyatro anlayışını iyi bilmek önem arz eder. Tiyatronun diğer sanat dallarından çok önemli bir farkı vardır. Tiyatro insanı değiştirir, fikirlerini, bakış açısını, hatta duygularını, yargılarını… Zor bir iştir oyun yazmak. Her şeyden önce şu fikri sindirmek zordur; iç yüzün tezahürünü. İşin aslını anlatabilmek... Göründüğü gibi değil hiçbir şey hayatta ve görüyorsunuz halden hale geçişleri. Oyundakiler katilin kim olduğunu bilmezken seyirciler bilir, ah gerçekler, ah gerçeğin şahitleri! Her şeyi bildiğimizi sanırız, oyunun sonunda aslında hiçbir şey bilmediğimizi anlarız. Zanların üstünde tedirgin adımlarımız ve de hoyratlıklarımız, kızgınlıklarımız, öfke ve sevgilerimiz.
Tiyatro asla ticari olmayacaktır kanımca. Bilet fiyatları yüksek olabilir ama o oyunu izlemeyi kafasına koyan her öğrenci kendisine bir koltuk, bir yer bulacaktır. Bu nedenle tiyatrolar yaşatılmalıdır sanat adına. Çünkü sahnede maskeler düşürülüp üzerine basılıp çiğnenir. Eğlence, iyi vakit geçirmenin yanında önemli misyonları vardır tiyatronun insanlık namına. Sihirli bir aynadır. Öyle ki ya ayakta alkışlarız ya da sessizce kalkıp gideriz, bu çok şey anlatır. Ne oyuncu ne de izleyici birbirini aldatabilir. Bir avuç insan için sanat, zaman, emek harcanır, insan buna değer, koca salonda bir kişi dahi olsa o oyun oynanır…
Son günlerde Yasmina Reza’dan bahsederken bu yazıyı yazma ihtiyacı doğdu. Zaten hayatı da ihtiyaçlar yönetmez mi? Oyunculuk ve tiyatro yazarlığı ve ödüllü oyunlar Reza’nın yaratı sepetinde. British Council destekliyor neredeyse bizim tiyatromuzu. Şu fikir hâlâ gelişmemiş bizde, bir oyun yazacaksın Fransa’da Fransız oyuncular tarafından oynanacak ve Fransızlar izleyecek. Ve oyun Almanya’da, İsveç’te sergilenebilecek anlayışta ve nitelikte olacak. Dünyaya kapalı sanat anlayışsızlığımız meydanda cirit atıyor. Bu ülkede yaşayanlar evrensellikten uzak mı, kendi derdine mi düşmüşler yoksa... Başına taş yağan, tabağında kalmaması gereken o tek bir pirinç tanesinin peşine düşmüş, kim kimin fikrini değiştirebilmiş ki, var mı bu ülkede birbirinin fikrini değiştirebilmiş helal süt emmiş birileri?
Yasmina Reza Fransız bir oyun yazarıdır. Hatta bir oyunu beyazperdede izleyiciyle buluştu geçen sene, filmin yönetmeni de Roman Polanski. Ne diyeyim daha ben, söz bitti.
5/18/2012
Ey Kol Saatim!
Bazen ruhunuz çiviye, bazen çalıya, bazen keskin bir ana takılır. Yıkılmış evlerin tuğlaları arasında, başından zamanı savan adamların diz çöküp ağladığı duvarlar. Dualar yıkık. Sahip olduğun tüm eşyalar, kendine eş tuttuğun eşyalar. Seni sana anlatanlar… Nereye takılı kalmış? Bugünlerde kol saatimle aram pek iyi değil. Sık sık duruyor. Takılı kalıyor kendince belirlediği dakikaya, bekliyor beni. Koluma takıyorum, hareket halinde herhangi bir saatle göz göze gelip kopyalıyorum. Can, hayat öpücüğü veriyorum ona. Akrep yelkovan dans ediyor, dönüyorlar baş başa. Gün geçiyor, eve geliyorum, kolumdan saatimi çıkartıyorum, ağırlaşmış zaman, on dakika geriden yaşatıyor bana sizleri, sizlerdeki izleri. Bir türlü aynı dakikanın insanları olamıyoruz. Saatim, kendi ruh haline göre ona buna takılı kalıyor, tutunuyor. Gerideyiz diyorum, geride. Bazen yıkık bir evin tuğlalarında. Fakat iş geri kalmakla da bitmiyor, saatim kendine tuhaf bir alışkanlık edindi, kolumdayken işliyor, kolumdan çıkartıyorum, bırakıyorum uykuya, hemen duruyor zaman. Her gün durmuş kol saatimle ilgileniyorum, ona ayar çekiyorum. İleri gitmek istemeyen, bensizliği zamandan saymayan saatimi elime alıp kuruyorum, mekanik bir ilişki oluştu aramızda. Pil nedir ki, zaman durmak istesin tüm kalplere hükmedebilir. Sorgusuz teslim oldum. Bir huy ve karakter edindi kendine. Çeşitli anlamlara denk gelen, fakat benim idrak düzeyimi fazlaca aşan bir anlam zinciri. Bugün hiç takmadım koluma, bir bakayım zamanımın saati kaçta. 03:36 Hah işte bunca yazı heba oldu, yine bir şeyler anlatmakta, saatimle saatler aynı nizamda. Haksız çıkarttı bu işgüzar beni, yazdıklarımı. Her şeyin farkında. Onun hakkında yazdığımın bile farkında sanırsam. Yine duracaksın biliyorum, ruh bir şeye takıldı mı yurt edinir kendine orayı. Senin bu yaptığın neye denk düşer, bana diyorsun ki emin olma mı, aramız pek iyi değil derken tam tersi mi, bu yazıya inat işliyorsun koşa koşa. Hiçbir şeye takılmadı mı ruhun? Ey kol saatim, uykunu ne kaçırdı söyle? Anlıyorum şimdi seni, seni ve uykusuzluğunu, durmayışının nedenini hissediyorum. Benimlesin. Kolumda olman bir şeyi değiştirmiyor değil mi, hiçbir zaman ben bunu anlayamamışım. İlerliyor mu zaman? Yeniden baktım sana. Vallahi de ilerliyor zaman. Gözlerinde ne bir ağırlaşma ne de bir duraksama mevcut. Arkana bakma Orpheus, arkana sakın bakma ve ilerle, senin arkandayım, ama ne olursa olsun sakın arkana bakma, bana dönüp bakma.
2/12/2012
Bedel
Yanılgıların ve aşkın bedeli
Etiket çağında aşk
Almadan önce fiyatına bakmak gerekmiyor mu o pek beğendiğin, senin olmasını arzu ettiğin aşk kaç liraymış? Etiketine baktın mı? Neticede aşk bu diyebilirsin, bedelsiz bir şey, soyut, elle tutulmayan, gözle görülmeyen... Fakat öyle olmadığını hepimiz biliriz; daima en pahalıya ödediklerimizdir onlar. Maskemizi takıp çaldıklarımız, hesapsız kitapsız, sonunu hiç düşünmeden içimizi kanatarak gönlümüze yamadıklarımız? Aşkı yaşamadan önce dur, bak, evir çevir, sor bir bilene ne kadar bu aşk, kaç yıl, kaç isim, kaç şişe, kaç fotoğraf, kaç kaç kaç kaç! Mesaj alındı mı? İşte her şey o cümlede gizli “kaç (!) paraymış o” Ne kadar? Sanıyoruz ki aşk da hava gibi bedava. Yaşamının bir bedeli yok mu? Her güne yeniden başlarken o derin iç çekişler, oflamalar, aynada kendinle bakışmalar, işe, okula, yemeğe yetişmeye çalışmalar… Saatleri saatlere denkleştirerek evin kapısında anahtar arama ritüeli, hepimiz kapılara tapmıyor muyuz? Anahtarını kaybedenleri lanetlemiyor muyuz? Yanlış anahtarla hangi kapıyı açabildik şimdiye kadar? Yaşamak bedelli. Aşkın da bir bedeli var. Gönül işi mi, ilk bakışta mı, gülüşü mü, adı mı, gözleri mi, ismi mi, elleri mi… Soruyorum: Ne kadar?
Ödemeye hazır mısın?
Etiket çağında aşk
Almadan önce fiyatına bakmak gerekmiyor mu o pek beğendiğin, senin olmasını arzu ettiğin aşk kaç liraymış? Etiketine baktın mı? Neticede aşk bu diyebilirsin, bedelsiz bir şey, soyut, elle tutulmayan, gözle görülmeyen... Fakat öyle olmadığını hepimiz biliriz; daima en pahalıya ödediklerimizdir onlar. Maskemizi takıp çaldıklarımız, hesapsız kitapsız, sonunu hiç düşünmeden içimizi kanatarak gönlümüze yamadıklarımız? Aşkı yaşamadan önce dur, bak, evir çevir, sor bir bilene ne kadar bu aşk, kaç yıl, kaç isim, kaç şişe, kaç fotoğraf, kaç kaç kaç kaç! Mesaj alındı mı? İşte her şey o cümlede gizli “kaç (!) paraymış o” Ne kadar? Sanıyoruz ki aşk da hava gibi bedava. Yaşamının bir bedeli yok mu? Her güne yeniden başlarken o derin iç çekişler, oflamalar, aynada kendinle bakışmalar, işe, okula, yemeğe yetişmeye çalışmalar… Saatleri saatlere denkleştirerek evin kapısında anahtar arama ritüeli, hepimiz kapılara tapmıyor muyuz? Anahtarını kaybedenleri lanetlemiyor muyuz? Yanlış anahtarla hangi kapıyı açabildik şimdiye kadar? Yaşamak bedelli. Aşkın da bir bedeli var. Gönül işi mi, ilk bakışta mı, gülüşü mü, adı mı, gözleri mi, ismi mi, elleri mi… Soruyorum: Ne kadar?
Ödemeye hazır mısın?
Mono
Suskun Monolog
G________. Ü_______________ _________ __ _________ __________. N_______________, ______________, ______________, ________________. M___________, _____________.İ______ ____________ _____. S________: __________, ____________,________.E
G________. Ü_______________ _________ __ _________ __________. N_______________, ______________, ______________, ________________. M___________, _____________.İ______ ____________ _____. S________: __________, ____________,________.E
2/05/2012
Raiz’in Paşalığa Terfi-i Sünnetiyesi
Malumudur ki erkekliğe geçişin bir şartı olarak küçük Raiz’in de sünnetine pek bir önem verilmişti. Fakat uzunca bir süre onun ikna edilmesi de gerekmişti. Çünkü yaşanan bir hadiseden sonra sünnet olmaya yanaşmamıştı. Ramiz dedesinin kan kardeşi Bolulu Yasin Paşanın torunu Hasber’le yalının bahçesinde birbirlerini çekiştirirlerken, iri kıyım cüssesi, aşağı sarkan yanaklarına karşın Hasber, Raiz’in hırçın tekmelerinden nasibini almaktan yine kurtulamamıştı. Tekmelerin acısıyla Hasber’in, Yasin dedem diyor ki, sünnetçiye para verecekmiş, kökünden kestirecekmiş, o zaman deden Ramiz Paşa ne yapacakmış bakalım lafı, o gün itibariyle Raiz’in kulaklarını keskin bir kasatura sesiyle gün be gün bilemişti. Raiz bir koşuda Paşa dedesine durumu anlatmış, o da kan kardeşiyle bir daha görüşmeme kararı almıştı. Fakat feleğin oyununa karışmak da pek mümkün olmuyor. Hasber’in kuşpalazından yatakta çırpına çırpına öldüğünün haberi yalıyı vurunca, Ramiz Paşa o an itibariyle çocukluk arkadaşı Yasin’e koşmuştu. Hasber’in ölüm haberi Raiz’e pek bir şey ifade etmemişti, Theodore işin içine karışıncaya kadar. Balıkçı dedesi kuşpalazından ölen Hasber’in martı olmaya karar verdiğini anlatmasıyla Raiz çılgına dönmüştü. Martılardan nefret ettiği yetmezmiş gibi şimdi de gördüğü her martıya, “Hasber sen sen misin söyle” demeye mahkûm olmuştu. Bir taraftan da sevinmişti eti yenmeyen bir kuş olmakla dayısından daha akıllıca bir seçim yaptığına. Raiz on yaşına bastığında dedesi gibi bir paşa olmak kaydıyla, anlaşarak sünnet olmaya ikna edildi, emrine de bir yaver verilecekti. Göbekçi Yalısının bahçesinde mevlit okutuldu, gelen misafirlere etli pilav ile şerbet ikram edildi. Sünnetçi, eli ayağı temiz bir adamcağızdı, işinde de ustaydı. Usturayı dayamış, bakmasın diye Raiz’in başını yana çevirmiş, kollarından da sımsıkı tuttukları vakit, tam ucundan azıcık alacakken uğursuz bir martının cıyaklamasıyla korkup eli titreyen sünnetçi Süleyman’ın bağlanan basiretiyle, baya büyük bir parça pıt diye düşmüştü, ve öyle bir kan boşalmıştı ki Raiz acısına dayanamamış bayılmıştı. Günlerce yatakta yatmıştı. Hiç kimseyle konuşmaz hali, iştahsızlığı, solgun benziyle taşlaşmıştı sanki. Dedesi Ramiz de ne yapacağını bilmez ruhiyatta, sessizleşen yalının bir orasında bir şurasında görülmekteydi hayalet misali. Theodore’nin Arsen’le birlikte yalıya gelişiyle bu sessizlik bozulur. Arsen, sünnet anlaşmasının koşuluyla Raiz’e tahsis edilen yaverdir. Yirmi beş yaşında genç bir beydir. Küçük paşanın annesinin uzaktan akrabasıdır aynı zamanda. Yarı Ermeni yarı Rum bir aileden geldiği için Raiz’e iyi uyum göstereceği düşünülmüştü. Arsen ruhban okulunda yetiştirilmişti. O dönemde zeki öğrencilerin Fransa’da okutulması âdeti yeni yeni başlamıştı Osmanlıda. Ramiz Paşa devreye girip Arsen’in Fransa’da iyi bir yüksek eğitim görmesine önayak olmuş ve ona ihtiyacı kadar para göndermişti. Fransa’da hukuk ve felsefe eğitimi alan Arsen, eğitimini tamamlandıktan sonra ülkesine geri dönmüştü, fakat bir türlü alışamamıştı hiçbir şeye, Fransa’da öğrendikleri ile Osmanlı arasındaki düşünce dağları arasında adeta kaybolmuştu. Bol bol kitap okuyup notlar tutan, aklı dağınık, Ermeni kiliselerini gezen, bazen saatlerce dua eden, bazen gün boyu dua edenleri izleyen garip bir ruh haline düşmüştü. Bu duruma en çok da annesi üzülmüştü, çünkü oğlunun zekâsının boşa heba olmasından korkmuştu. Hatta ara sıra Theodore ile balığa bile çıkmıştı bu genç adam. Arsen, Raiz için hayatının dönüm noktalarından birisiydi ve onu, dedesi Theodore’nin yanında ilk gördüğü an itibariyle sevmişti. Bu ilginç genç adamın parlak siyah saçlarında, gözlerinde, kaşlarında oynaşan, dalgalanan ışığı fark etmişti. Bazı insanların ışığı konuştuğunda parlar bazılarının da sustuğunda. Arsen konuştuğu vakit ışığı o güzel sessiyle ılık ılık dalgalanıyor, ışıktan bir kuş gibi kanatlanıp uçuyordu, odanın içersinde turluyor, duvarları aydınlatıyordu. Yeni yaver Raiz’in çok hoşuna gitmişti, Arsen yanında getirdiği kitaplardan birini eline aldı, solmuş kahverengi cildinin üzerinde elini gezdirdi. Ve o kitaptan bir bölüm seçti, Raiz’e okudu. Solgun hastamız da yatakta kıpırdamadan Arsen’i dinledi.
2/03/2012
Göbekçi Raiz Paşanın Doğuşu
İstanbul’un Sarıyer’inde, 1820 yılının 2 Temmuzunun sabahında, annesinin karnını yumruklarıyla delerek dünyaya geldiği rivayet edilir, bu nedenle de dedesi Ramiz Paşa, ona öfkeli, kızgın anlamına gelen Raiz ismini münasip görür. Göbekçi Yalısının daracık odalarında, geniş salonlarında düşe kalka büyür Raiz. Annesi Samatyalı Eleni, fakir bir balıkçının kızı olup yalıya gelin gelmiştir, kendi arzusuyla Neşire adını beğenip almıştır anlamına bakmadan. Ne de olsa onun için bir anlam derinliği kalmamıştır denizden başka. Vasilis adında bir erkek kardeşi varmış, o da babası Theodore gibi balıkçıymış. Balık olmaya karar vermiş dalgaların devleştiği bir fırtınada. Eleni’ye babası, Vasilis’i bu kararından döndürmeye çok çalıştığını ama fayda etmediğini anlatmış durmuş, hatta o uyurken yanı başında defalarca. Eleni de rüyalarında Elmalı Kilisesinde kendini dua ederken bulmuş ve de duvarında yazılı olan ΙΧΘΥΣ kelimesini defalarca okumuş. Eleni, balık olan kardeşini bir gün görmeyi umut ederek yaşamış, belki kararından cayar, geri döner ümidiyle boğazın kıyılarında gece gündüz demeden, aklına estikçe, yüreğine düştükçe beklemiş. Raiz’in bir Allahtan bir de denizden korktuğu söylenir. Dayısına çekmiş denince yanakları kıpkırmızı kesilir, sinirinden saçlarını yolarmış. Hepiniz yalancısınız diyerek yalının bahçesindeki demirliklere konan martılara bağırırmış. Martıları hiç sevmezmiş küçük paşa, boğazın üzerinde süzülüp gözlerine kestirdikleri balıkları gagalarının arasına sıkıştırdıklarından dolayı, onlara uğursuz adını takmış. Raiz’in bu deniz korkusu ölünceye kadar başını ağrıtmış. Yalıda da balık pişirmek yasaklanmıştır, onun her balığa “dayıcım, sen sen misin cevap ver” hıçkırıklarına mütedair. Raiz varken balık yemek caiz değilmiş, tüm esnaf kırıp döktüğü masalardan, balıkçı tezgâhlarından mütevellit çok dert yanmış, sonra deliliği biraz durulmuş, dedesi kırdığı tezgâhların, masaların, kafaların parasını bayram harçlıklarından ona ödettirince uslanmış. İşte ilk kez cimrilikle de o zaman tanışmış. Yalıya da zamanla bizim fakirhane adını yakıştırmış. Dedesi Ramiz Paşanın yaveri ilk kez bu lafı ondan işitince “koskoca Göbekçi Yalısı, o ne söz öyle” başını sallayarak azarlamış. Raiz altta kalmamış, hemen dillenmiş, cevabını yetiştirmiş “şimdi anladım, neden bitlendi deniyor paraları görenlere. Tevekkeli büyük Paşam, bizim Hayrullah Efendi bildim bileli uyuşuktur, ayakta gören onu yatakta uyuyor sanır diye hayıflanır durur, bu da bitsizlik her hal.” Hayrullah Efendinin en ehli huyu da cevapları pek bir güzel yemesiymiş. Raiz’in, dedesini çok sevdiğinden onun gölgesinden bile kaçtığı söylenir. Hatta bir ara yalıda Ramiz Paşanın gölgesinin tek başına gezdiğini, merdivenlerin tırabzanlarına tutuna tutuna aşağı katlara indiğini söylemiş küçük Raiz, ta ki dedesi Ramiz Paşa iyice kızıp destur emriyle bütün yalı fırkasının kulaklarını yırtarcasına bağırdığında, gölge de telaş içersinde koşup dedesinin ayakucuna, hatta biraz da altına fırlatmış kendisini. Gölge de gölgeliğini bilsin değil mi ey devran!
12/16/2011
SAKURA

Kadehteki kirazlardan gözlerini alamıyordu, kış ortasında kiraz. Zaman onu sarmal kollarının arasına almış dans ediyordu, ben de kirazın ağızda bıraktığı o tadı anımsamaya çalışıyordum. Aslında hayatımın yaklaşık yirmi beş senesi söz konusuydu ve ben çalışıyordum, hep çalıştım. Anladı. ‘Anlamdım’ dedi. Kadehten bir tane kiraz aldı. Dudaklarına götürdü. Çiğnediğinin kiraz olduğuna ne şüphe. Galiba dünyada tadı en zor anlaşılan meyve kirazdı. Nasıl bir tadı vardı düşündüm Umut ikinci kirazını yerken onu izledim dalgın halde. Kiraz, lezzetli olmasına lezzetliydi ama belirgin bir kokudan yoksundu sanki. Hayatımın on senesi söz konusuydu ve yoktu. Yüzündeki merak ifadesi belirginleşti ‘yoktun’ dedi. Gerçekten yok muydum, haklı olabilir miydi düşündüm. Kadehi bana uzattı ‘alır mısın, çok güzeller, son zamanlarda yediğim en lezzetli kiraz bunlar’ eline baktım. Elini tuttum. Bir tane kiraz aldım, sapındaki o yeşil yaprağı çok sevdim. Küçük bir yaprak ne çok şey anlatıyordu onun hakkında. Hatta bizzat kendisinden bile daha çok ayrıntıyı, hikâyeyi, zamanı, uzamı, boşluğu, kimliksizliği, bitiş ile çekirdek başlangıcı. Kirazın çekirdeğini dudaklarımın arasından aldı, geriye bir pembelik kaldı, kirazlardan. Ellerini avuçlarımın arasına alıp kokladım. İzler silinmişti. Kaç yıl yaşadım bir iz kalmamış mı? Kucağına oturdum, başımı omzuna yasladım. Nefesi göğsüme düşüyordu ince ince. Nefesi sanki ipekten. Teninin kokusunda karamel yakalayışlarla uyudum kollarında. Kadehteki kirazlar beni izliyorlardı, ben uyurken onlar uyanıktılar. Rüyamda iş yerimde çalışıyordum, odamın kapısı çalındı, içeri bir dilenci girdi, bir şey için rıza istiyordu, düşündüm, ömrümün tamamını, bebeklik ve çocukluk dahil düşündüm. ‘Kendi rızanızla ölmeyi kabul ediyor musunuz’ o statik nakaratla dilendi, cebimden beş lira çıkartıp verdim. Rıza kimdi diye düşündüm. Gönül dese çıkartacaktım, Gülsüm ablanın kızı Gönül. Ama Rıza yoktu, hiç var olmamıştı. Defterimi açtım, elime kalemimi aldım, kalemim beni yanağımdan öptü. Gözlerim aralandı kendi rızamla, elimi yanağıma götürdüm, Umut da dudaklarını dudaklarıma.
Sakura
http://www.youtube.com/watch?v=keF-KYKKYeI
12/04/2011
Borges Rüya
Borges’teki Rüyam
Borges’i görüyorum. Üzerinde bej pardösü, arkaya taranmış ak saçları ve o dik duruşuyla rüyamda. Ne bir ses ne de bir konuşma. Borges, orada, rüyamda.
Mezarlıktayım, siyah otomobiller dizilmiş yolun bir tarafına. Kadınlar da siyah giyinmişler oldukça süslü, şık ve bakımlılar. Siyah saçları omzuna düşen genç bir kız uzun uzun bakıyor yolun karşısındaki genç adama. Havalı, hoş bir genç adam, eliyle saçlarını geriye atıyor ve kıza bakıyor, kız da ona. Başka bir genç adam geliyor kızın yanına. Bu adam da hoş ama daha kaba saba davranıyor. Tabancasını çıkartıyor ve yolun karşısındaki diğer adama doğrultuyor. Nereden geldiğini anlayamadığım bir tabloyla adam ölümden gizleniyor ve aynı tablonun bir benzerini taşıyan başka birisi ortaya çıkıyor. Eli tetikte bekleyen adam, hangi resmin arkasında hangi adam var bilemiyor, aklı karışıyor, seçemiyor, silahı havada kalıyor. Ve sonra tablonun arkasına gizlenmiş olan o genç adam ben oluyorum. Yanımdakinden ‘hadi kaç git’ sözünü işitince yolun aşağısındaki koruluğa doğru koşuyorum. Tek katlı bir ev karşıma çıkıyor. Bu evin Borges’le bir bağı varmış, orada kalırmış. İçerden biri sesleniyor. Elindeki resimlerle evin kapısında, yanına gidiyorum. Kapının önünde bana Borges’in yaptığı resimleri gösteriyor. Bir tanesi çok güzel, sarışın, zayıf, altmış yaşlarında bir kadının portresi, üzerinde siyah bir elbiseyle resmedilmiş. Diğer resimde balığa çıkmış adamlar, teknedeler. Renkli çiçekler boyamış Borges. Hiç haberim yoktu onun resim yaptığından, meğer ressammış da. Elimde üç resim, çerçevesiz. Resimdeki siyah elbiseli kadın bahçede, eve bakıyor, telaşlı. Resmi ona vermemek için ortasından yırtıyorum, kadın öfkeden deliriyor. Eve giriyorum. Beni yaşlı bir kadın gezdiriyor. Bu evin en güzel yeri banyosu diyor. Banyo kapısındayım. Dört bir yanı soluk taşlarla çevrili, bir tek kurna dışında boş, soğuk, darlığını ve uzunluğunu garipsiyorum. Kadın hâlâ ısrarcı en güzel yer burasıymış, bana banyonun balkonunu gösteriyor, dökük, küçük bir şey ama harika bir manzaraya sahip. Geceyi yüksek binalar aydınlatıyor, nefesim tutuluyor. Buenos Aires
Borges’i görüyorum. Üzerinde bej pardösü, arkaya taranmış ak saçları ve o dik duruşuyla rüyamda. Ne bir ses ne de bir konuşma. Borges, orada, rüyamda.
Mezarlıktayım, siyah otomobiller dizilmiş yolun bir tarafına. Kadınlar da siyah giyinmişler oldukça süslü, şık ve bakımlılar. Siyah saçları omzuna düşen genç bir kız uzun uzun bakıyor yolun karşısındaki genç adama. Havalı, hoş bir genç adam, eliyle saçlarını geriye atıyor ve kıza bakıyor, kız da ona. Başka bir genç adam geliyor kızın yanına. Bu adam da hoş ama daha kaba saba davranıyor. Tabancasını çıkartıyor ve yolun karşısındaki diğer adama doğrultuyor. Nereden geldiğini anlayamadığım bir tabloyla adam ölümden gizleniyor ve aynı tablonun bir benzerini taşıyan başka birisi ortaya çıkıyor. Eli tetikte bekleyen adam, hangi resmin arkasında hangi adam var bilemiyor, aklı karışıyor, seçemiyor, silahı havada kalıyor. Ve sonra tablonun arkasına gizlenmiş olan o genç adam ben oluyorum. Yanımdakinden ‘hadi kaç git’ sözünü işitince yolun aşağısındaki koruluğa doğru koşuyorum. Tek katlı bir ev karşıma çıkıyor. Bu evin Borges’le bir bağı varmış, orada kalırmış. İçerden biri sesleniyor. Elindeki resimlerle evin kapısında, yanına gidiyorum. Kapının önünde bana Borges’in yaptığı resimleri gösteriyor. Bir tanesi çok güzel, sarışın, zayıf, altmış yaşlarında bir kadının portresi, üzerinde siyah bir elbiseyle resmedilmiş. Diğer resimde balığa çıkmış adamlar, teknedeler. Renkli çiçekler boyamış Borges. Hiç haberim yoktu onun resim yaptığından, meğer ressammış da. Elimde üç resim, çerçevesiz. Resimdeki siyah elbiseli kadın bahçede, eve bakıyor, telaşlı. Resmi ona vermemek için ortasından yırtıyorum, kadın öfkeden deliriyor. Eve giriyorum. Beni yaşlı bir kadın gezdiriyor. Bu evin en güzel yeri banyosu diyor. Banyo kapısındayım. Dört bir yanı soluk taşlarla çevrili, bir tek kurna dışında boş, soğuk, darlığını ve uzunluğunu garipsiyorum. Kadın hâlâ ısrarcı en güzel yer burasıymış, bana banyonun balkonunu gösteriyor, dökük, küçük bir şey ama harika bir manzaraya sahip. Geceyi yüksek binalar aydınlatıyor, nefesim tutuluyor. Buenos Aires
11/19/2011
Hayalet
Kuledeki Hayalet
İngiltere’deki ortaçağ şatolarından birinde, hayaletli olduğu rivayet edilen kuledeyiz. Görgü tanıklarına göre o hayalet o odada kendini asmış olan uşakmış. O odanın girişinde beklemekteyiz, içersi kırmızı ışıklarla aydınlatılmış gece kulübü tarzında, garip huuuu huuuulu sesler yankılanmakta hoparlörlerden... Onca uğraş turistler havaya girsinler diye, girdik kuledeki odayaaaa. Tahtaaaaa bir merdivenden iniyoruz gacır gucur sesler eşliğinde, ellerimiz tırabzanda, önde ablam arkada ben. Merdivenden iner inmez ablam bana dönerek sordu elime sen mi dokundun? Hayır dedim. Kaşını havaya kaldırdı. Peki dedim sen benim elime dokundun mu? Hayır dedi.
İngiltere’deki ortaçağ şatolarından birinde, hayaletli olduğu rivayet edilen kuledeyiz. Görgü tanıklarına göre o hayalet o odada kendini asmış olan uşakmış. O odanın girişinde beklemekteyiz, içersi kırmızı ışıklarla aydınlatılmış gece kulübü tarzında, garip huuuu huuuulu sesler yankılanmakta hoparlörlerden... Onca uğraş turistler havaya girsinler diye, girdik kuledeki odayaaaa. Tahtaaaaa bir merdivenden iniyoruz gacır gucur sesler eşliğinde, ellerimiz tırabzanda, önde ablam arkada ben. Merdivenden iner inmez ablam bana dönerek sordu elime sen mi dokundun? Hayır dedim. Kaşını havaya kaldırdı. Peki dedim sen benim elime dokundun mu? Hayır dedi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










