Heyecanlanınca cümleleri toparlayamaz ya, hem de o kadar pürüzsüz yazarken, hem de o kadar akıcı konuşurken. (Şimdi ben seni ne yapayın, nereye koyayım, nereye taşıyayım) Bir de derler ki insan eti ağırdır. Hayır, ağır olan mutsuzluktur, umutsuzluktur. Kaya gibi yerinden oynamaz olan sevgisizliktir, sevmeyi bilmemektir. Bazıları sevmeyi ama çok azı sevilmeyi bilir. (Çocuksu mutluluk, hadi bana kucak aç bakalım kocaman) Ayrıntılara gizlenmiş. Bütün olamamış. (Evet, gerçekten iyi yazar, okusan aklın hayalinde durur) Nerede kalmıştım? Seni bulduğum yerde… (Böyle buldum, böyle bulundum. Şimdi ben seni ne yapayım, şimdi seni ben ne yapayım) -Kendinizden bir şeyler kattınız mı metne?-
Kendimden Kattıklarım Metne-1
Seninle gülmeyi seviyorum
Çam ormanlarını seviyorum. Yaprak dökmemesine bayılıyorum. Yaz kış yeşil kalmasına hayranım. Çam kokusu. Reçinesi, yanakta süzülmeden donmuş zamansız duraksamış gözyaşlarına benziyor. Ve dikensi yapraklar, işte o benim. Ben bir çam ağacıyım çocuk.
Kedimden Kattıklarım Metne-1
Senin beni evin merdivenlerinde karşılamanı seviyorum.
Mamanı yerken durup etrafa bakınmana tapıyorum.
Yarı insan yarı kedi olduğuna inanıyorum.
Kentimden Kattıklarım Metne-1
Bana zamanla sevmeyi öğrettin ya ben sana daha ne diyeyim.
Güzel bir kokun var rengi yeşil. Toprak, su, ateş içimde sönmüş bir volkansın.
Mütevazı asırlık çınar ağaçlarının gölgesindeki saltanatsın.
Bu işin aslı astarı, senden kattıklarım. En başa dönelim. Kalbine söz geçirebilir misin? Onu hizaya getirebilir misin? Onu vazgeçirebilir misin? Cevabın hayırsa, bu evetlerin en güzeli. Bu güzellerin en ıslah olmayanı. Bu hakikatin haktan gelişi.
12/04/2010
10/15/2010
Evdeki Baudelaire

Yokluğun yokluğa, varlığın varlığa karışması yadsınmaz lakin yokluğun varlığa karışması doğum ve de varlığın yokluğa geçişi ölümdür. Uzun zamandır kendimi hedef alarak bir şeyler karalamadım; kendinden ne kadar uzak durursan o kadar hafifsindir, yakın olmanın ağırlığı, işte burada, bu satıra gömülür. Bir ölüyü mezardan çıkarmak pek beter, pis bir iştir, ayrıca lüzumsuzdur da. Bu sabah, yazdığım bu metni aklımda oluşturmuştum, yatakta, belki şimdikisinden beş, on kat daha şiirseldi, güzeldi. Belki de bu daha iyidir? Göreceli şeylere aklım hiç ermez. Hele bir şey kişiselleşti mi benim için çuval gözükür… Aklım ne güne duruyor? Çuvalla yavrum... Düşünmek, bazen okumaktan, yazmaktan önce geliyor. Gün içinde en çok ne yapıyorsunuz diye sorsalar size, vereceğiniz cevap ne olur? Ben Baudelaire’i düşünüyordum, 2010 yılının ekim ayında ve Türkiye’de. Neler yazardı, şimdi, burada, onun gözüyle bakmak… ‘güzel bir kadın geçer kaldırımdan, parfümü teninin ötesinde, güçlü, konuşan. Güneş gözlüğünün ardına saklamıştır tüm geçmişini ve ruhunu. Uçar gider almak ve sahip olmak istediklerine doğru.’ Oldu mu bilmem, böyle mi yazardı, benden daha iyi ifade edeceği su götürmez… Alışveriş merkezleri ve marketler için de bir şeyler yazardı herhalde: ‘Solgun yüzü aydınlanır raflardaki süslü ambalajlara bakarken, alnındaki kırışıklıklar erir tek tek. Hiçbir iz bırakmaz arkasında raftan rafta uçarken. Mucizedir yarım saatliğine unutmak her şeyi, en büyük duadır. En büyük iyiliktir ucuz tuvalet kâğıdı, şükreder tanrısına o markayı yarattığı için. Marketin raflarında ne çok tapılası şey görür, nasıl da onunla kişisel bağ kurmaya hazırdır küçük küçük şeyler, ona bir şeyler anlatmaya, iyisiyle ve kötüsüyle konuşurlar ama az önce yanından geçen adam, şu kadın, gözler, sadece gözler ve tanrıdır konuşan. Tanrı alegoriktir. Gerçeğin yerine ifadesi. Ya o, gerçeğini ifade etmiyorsa sana… O, tanrı değil o insan! Ah masumiyet, sen çağları da delip geçtin. İşaretlerle uğraş dur, iyi ile kötüyü birbirinden ayıkla dur. Senin için en doğru olanı bul! İstediğini alabilirsin, kaderini sen çizebilirsin, kasada tüm günahlarının bedelini öder gidersin.’’ Alışveriş merkezleri için de birkaç satır: ‘Dünyadaki en kutsal yerledir alışveriş merkezleri, tek eksik Michelangelo’nun freskleridir tavanlarda. Sahip olabilirliğin esirliği kayıtsız poşetlere sığdırılmış. Hangi vitrin camında kendi benzerini görebilirsin, arama. Acele ve telaş, bakınmalı bir duraksama. Kimin ayağı kayıp düşer, yürüyen merdivenlerle yükselirsin diğerleri gibi, onlar da sen gibi. Ve otomatik kapı açılır önünde diz çöken hizmetkârların olmadan, başın dik çıkarsın alışveriş merkezinden. Ve bir ambulansın çığlığı sana cennet mekânı unutturur, ama elindeki poşetler, azizler aşkına.’’ Şair değilim, bir yığın kelimeye ihtiyaç duyabiliyorum ufak bir şeyi anlatmaya, ama alt metin olarak kabul edebilirsiniz. Baudelaire’in bir sözü yeter ayrımın farkı için: ‘‘her hastanın yatak değiştirme tutkusuna kapıldığı bir hastanedir bu yaşam’’ böyle yazmış.
10/13/2010
'Y'ABANCI
Bütün köy halkının uykuda olduğu bir vakit çıkagelir yabancı, elinde bir denizyıldızıyla, onu bir ağacın dibine bırakır. Ertesi gün denizyıldızını bulur mavi gözlü çocuk ve ablasına götürür. Kız, denizyıldızını yatağının başucuna koyar ve uykuya dalar. Rüyasında bir ermiş ona iğneyle iplik verir ve ‘dik’ der. Sabah kız uyanınca elindeki iğne ile ipliği görüp şaşırır. O günden sonra dikiş diker. Aradan iki sene geçer, bir akşam vakti yabancı, elinde denizatıyla köye gelir, onu bir evin penceresinin kenarına koyar. Denizatını, sabah çiçeklerini sularken bulur evin sahibi ve onu komşusunun kızına hediye eder. Kız, denizatını yatağının ucuna koyar ve uykuya dalar. Rüyasında bir ermiş ona un ve kap verir. O günden sonra kız herkese yemek yapıp dağıtır. Yabancı, bir sabah köye gelir, elindeki deniz süngerini bir çeşmenin kenarına bırakır ve gider. Onu köyün en yaşlısı bulur ve torununa götürür. Kız, süngeri yatağının başına koyar ve uykuya dalar. Rüyasında ermiş sırtındaki abayı kıza verir. Kız uykudan uyandığı vakit yatağının üzerinde abayı görür. Abayı ocağa atar, ateşte yanmasını izlerken kapısı yumruklanır, kız tereddüt eder açmakta, bekler, ama en sonunda dayanamaz. Rüyasında gördüğü ermiş deli gibi kapıdan içeri girer, ama artık çok geçtir çünkü YABANCI abayı yakmıştır.
9/25/2010
YAZAMAMAK

Yazmamak… Birçok görüntü belirir, sonra silikleşir, kurur, çatlar, bir delik oluşur, gözünü oraya dayarsın ve karanlık… Yazamamak. Birçok yazarın hayaleti belirir, kimisi daktilosunu fırlatır duvara, kimisi bardağına viski doldurur şişesini fırlatır duvara… Yazamamak… Kalem eline yapışır; bir şeyin bir şeye yapışması fenadır… Yazamamak… Beyaz bir sayfadan daha acıklı başka bir şey yoktur… Yazamamak… Kelimeler kaçışır, uyuklar, duraksar, sığmaz, düşer, kalkmaz, aldırmaz, oturmaz, yakışmaz… Yazamamak. Bir piyanistin edasıyla oturursun masaya, parmaklarına bakarsın, sen artık parmaklarınsındır, başlarsın tuşlara dokunmaya, müziksiz, hayallerinin kelimelere dönüştüğü anda ağacın tepesindesindir. Her dalında başka bir meyve, birini kendine çekersin erik, diğerini itersin elma. Duman dumana kalır ev, odanın içini sarar alevler, nefes alamazsın, beslemeyi unuttuğunu hatırlarsın kapının önündeki aç, kızgın, burnundan dumanlar tüten ejderhayı. Kapın çalınır, açarsın. Kırk tane harami şaşkındır, çünkü daha ‘açıl susam açıl’ dememişlerdir. Tüfeğini duvara asarsın, az önce açtığın deliğe gözünü dayarsın, bir tüfek sesi patlar kulaklarında. Sandalyenden kalkar iki tur atarsın, başını kaşırsın, kapının önündeki ejderhayı biraz beslersin. Odana döndüğünde sandalyende bir yabancı seni beklemektedir. Yabancı, cebindeki mektubu masana bırakır. Mektubu açarsın. İçinden bir anahtar çıkar. Mektupta bir adres yazılıdır. Dalmışsındır elindeki anahtara, yabancı çoktan gitmiştir. Siyah ağıtın beyaz kalesi… Uyandığında, adresteki evin önündesindir. Mektuptaki anahtarı kilide sokarsın. Kapı açılmaz. Zile basarsın. Sana kapıyı ejderha açar. Ona, parmağınla işaret ederek dışarıyı gösterirsin, kulübesine zincirlersin. Kapı kapalıdır. Anahtarı yeniden deliğe sokarsın, bu sefer kapı açılır. Karla kaplı dar bir sokağa atarsın adımını. Yağan kar aheste aheste. Keman sesi işitirsin birkaç ev öteden. İkinci katın penceresi açılır, yanından geçen adam sana omuz atar sendelersin, acıyan omzunu tutarak sana çarpan adama bakarsın, adam yolun ortasında durur ve başıyla sana gel işareti yapar ve köşedeki eve girer. Takip edersin. Adam doktordur, omzun çıkmıştır, yerine oturtturur, sarar ve sonra senden bir gümüş sikke alır. Bu sikkeleri baban bırakmıştır sana, cimri bir tüccarın altınları ve gümüşleriyle gömülmeye karar verdiğini öğrendiği gün. Doktor seni evindeki hasta odasına götürür, yatağa uzanırsın. Gece, pencereden gelen bir sesle uyanırsın. Korkarsın. Perdeyi birazcık aralarsın. Pencerede, sana o gizemli mektubu bırakan yabancıyla göz göze gelirsin. Pencereyi açarsın, adam sana yeni bir mektup bırakır. Mektubu açmanla kendini upuzun bir kumsalda bulursun. Mektubu kapamanla kendini doktorun evinde, açmanla kumsalda, kapamanla evde, ev, kumsal, ev, kumsal. Tatlı bir uyku bastırır. Başın top mermisi, bir gemiyi batıracak ağırlıkta, masaya yaslarsın. Odanın içi yavaş yavaş suyla dolar. Suya gömülmüş odanda en dipte kalırsın başının ağırlığıyla. Tüm hayatın gözlerinin önünden film şeridi gibi geçer; çocukluğun, annen, baban, kardeşlerin, yaşadığın evler, gittiğin okullar, arkadaşlar, akrabalar… İncelir incelir incelir yaşam, o bağ, son dejavu… Kapıların açılmasıyla tüm sular boşalır, kırk haramiler sevinç içinde, bir kez daha coşkuyla açıl susam açıl diye nara atarlar. İçlerinden birisi viski şişesini duvara fırlatır, diğeri anasını sattığımın daktilosu der fırlatır duvara. Bir kadın belirir aralarında, elindeki tüfeği duvara asar ve soyunup yatağa girer. Saatlerdir ele yapışık kalan kalem, balta yemiş ağacın heybetiyle devrilir masanın üzerine, yuvarlanır yuvasına doğru düşe düşe. Yabancı kapıdadır, elinde bir mektupla. Sandalyeden tam kalkacakken sen, adam eliyle işaret eder. Mektubu yataktaki kadına verir. Mektubu açmasıyla kadının yok olması bir olur. Omzumdan tüm vücuduma yayılır halsizlik, biçimsizlik, şekilsizlik... Yatağa kendimi bırakırım, o kadının kokusu ve olduğumdan daha fazlasıyla, dikkatimi dağıtan o sesle elim beyaz çarşafın arasında o mektubu bulur, açmamla yok olmam bir olur.
7/27/2010
Yelkovan Saatinin Üzerinde

Sonra birlikte oldular yelkovan saatinin üzerinde hareket ederken, şimdi görünmüyordu, birine olmayan bir şeyin ötekine de olmayacağını biliyorlardı, bundan fazla başka bir şey olamazdı, bu hepsiydi ve her zaman olandı, bu olmuş olan ve olacak olandı. Bu, sahip olamadıkları ama şimdi sahip olmakta olduklarıydı. Şimdi sahip oluyorlardı, ve önce ve her zaman ve şimdi ve şimdi ve şimdi. Ah, şimdi, şimdi, şimdi, yalnızca şimdi ve her şeyin üzerinde şimdi ve başka şimdi yok ama sen şimdi ve şimdi senin peygamberin. Şimdi ve edebiyen şimdi. Gel şimdi, şimdi çünkü şimdi yok ama şimdi. Evet şimdi. Şimdi, lütfen şimdi, yalnızca şimdi, başka hiçbir şey şimdi yalnızca şimdi, ve sen neredesin, ben neredeyim ve öteki nerede, niçin yok, niçin hiç yok, yalnızca bu şimdi, ve hep lütfen sonra lütfen şimdi, hep şimdi, çünkü yalnızca bir şimdi, gidiyor şimdi, yükseliyor şimdi, seyrediyor şimdi, terkediyor şimdi, uçuyor şimdi, dönüyor şimdi, uzakta şimdi, yolu açık şimdi, bütün yollarda şimdi, bir ve bir birdir, birdir, birdir, birdir, birdir, hala birdir, hala birdir, küçümcercesine birdir, yumuşakça birdir, özleyerek birdir, nazikçe birdir, mutlulukla birdir, bir iyiliktir, bir sevmektir, şimdi çam ağacının dallarının üzerine dirseklerini dayayıp toprakta uyumaktır bir, ve gecede çam kokusudur bir, sonunda topraktır bir, ve gelen günün sabahıyladır. Sonra öteki yalnızca kafasında olduğu ve hiçbir şey söylemediği için ''Ah, seni seviyorum ve bunun için sana teşekkür ediyorum''
Hemingway
7/06/2010
Senden Başkası Sen Olabilir Mi?

Gazetecilikte şöyle bir kural vardır, yazdığınızı yediden yetmişe herkes anlamalıdır, her kesimden ve her yaştan… Çünkü ticari bir üründür gazete, her gün belli bir tirajda satılmalıdır. Hadi bunu da bir yana bırakalım köşe yazarları çalıştıkları gazetenin okur kitlesine göre kendilerine ayar çekerler. Okur masumdur. Gazeteci veya iyi bir takipçiyseniz dönen cümleleri, ısınan suları hemen görürsünüz. İşin içine para girdi mi ne sanıyorsunuz ki? Hele böyle bir ülkede inanın her şey mubah olur. Yapanların yanına kâr kalır. Kitaplar da bu sömürüye açıktır. Sömürü varsa işin içinde inancınıza, zevkinize, özelinize göre şarkı yazarlar, parayı da kaparlar.
İşte burada durun! Söz konusu edebiyatsa kusura bakmayın ama en anlaşılmaz cümlelerle var olma özgürlüğümü ortaya koyarım. Herkes anlamasın, ama anlayan gerçekten anlasın! Dürüstçe. Edebiyat, tüm metaların üzerinde tutulmalı ve de anlaşılma kaygısı güdülmeden yapılmalıdır. Okuru allak bullak eden kitaplara bir örnek: Rilke’nin Malte Laurids Brigge'nin Notları nerede durduğumu, nereye gittiğimi, kim olduğumu bana unutturmuştu. Bir yazarın görünmez dünyasında kaybolmuştum. Bunun gibi daha pek çok önemli eser vardır. Gothe’nin Faust’u, James Joyce’un Ulysses’i, Kafka’nın Dönüşüm’ü... Bu yazarlar bu eserleri hayatın özünü akıtmak için veya kendilerini anlamak için yazmış olabilirler ya da yaptıkları en iyi şey yazmak olduğu için ya da sevgisizlikten ya da fazla akıldan, uyumsuzluktan, yalnızlıktan… Edebiyat budur. Edebiyatın gerçeği budur. Sizi zorlar. Sınırlarınızı kaldırır. Yazarla okur birbirlerini keşfederler, sırlarını paylaşırlar, acılarını, kayıplarını. Duygudaşlığın vermiş olduğu haz, sevgiyle bağlılığa dönüşür. Dostunuzu silersiniz veya aşkınızı bitirirsiniz de o yazara duyduğunuz sevgiyi yitirmezsiniz. Hayatınızın her evresinde, ne zaman sığınmak isterseniz oradadır. Sizin için mi yazmıştır? Kim bilir? Sadece yazmıştır. Ama şunu biliniz ki yayıncının siparişi üzerine yazmamışlardır eserlerini. Yazarın seçimidir. Onun günahıdır. Bir yazar kendinden başka hiç şeye tapmamalıdır. Kendine ihanet etmemelidir. Kafka kendine hiç ihanet etmiş midir? Kendisine bu kadar değer veren başka bir yazar görmedim. Kafka, kendinden başka hiçbir şeyin içinde var olamayan bir kişiliğe sahiptir. Yazmak, kendin olmaktır veya hiçbir şey olamamaktır.
Orhan Pamuk yazımla ilgili de birkaç şey belirtmek istiyorum. Ben Orhan Pamuk’u severim. Yazdığım yazı Orhan Pamuk’u sevmeyenlere yönelik bir göndermeydi. Bence Kara Kitap bir başyapıttır. Orhan Pamuk’u sevmeyen birçok kişiye alıp hediye ettim kitabı. Anlatımı, dili, kurgusu çok özeldir. Ve kapsadığı olaylar inanılmayacak kadar gerçektir, Türkiye’de olan şeylerdir. Beni Kara Kitap’ta en çok eğlendiren şeylerden biri gazeteci Mehmet Yılmaz örneğidir, benim tanıdığım adı Mehmet Yılmaz olan üç gazeteci var.
Eğer işiniz yazmaksa, bilin ki sizi sevenler de olacaktır sevmeyenler de. Bu, üzerinde çok fazla durulacak bir mevzu değil. Anlaşılmak da öyle… Zaten bir yazar anlaşıldığını düşünse ömrünü bir odada yazarak geçirir mi, bunu kendine amaç, iş, zevk, yaşam edinir mi? Edinir…
6/27/2010
Bir Çirkin Ördek Yavrusu Orhan Pamuk

Yıllar önce TRT'de Orhan Pamuk'u ilk kez izlemiştim. O malum evindeydi söyleşi. Bir baş mesafesiyle boğaz manzarasına kavuşmak... Evdeki en lüks, en pahalı şey boğaza bakan pencereydi. Onun dışındakiler her orta hallinin evinde görmeye aşina olduğumuz türden mobilyalardı. Orhan Pamuk, yemek masasında romanlarını yazıyordu o sıralar. Ne arkasında gösterişli bir kitaplık, ne büyük bir çalışma masası ne de kendine ait bir oda ekranda... Solgun koltuklar, ahşap bir vitrin ve yuvarlak yemek masası. Ve, bir garip Orhan Pamuk... Hiç de alışkın olmadığımız türden bir yazar ve entelektüel portresi. Sadece kendisi var... O bildiğimiz böbürlenen, sırtını kitaplara dayayan, ağzında piposu, sözleriyle göz dolduran, çalımlı yazarlardan biri değil. Sadeliği de aşmış o, şeffaf. Olamaz! Bir yazar kendini bu kadar deşifre edemez. Ben buyum diyemez. Bu kadar cesur olamaz. Bir şeylerin arkasına sığınmadan kendi yazı dünyasını deşifre edemez. Büyük sözler etmeden... Egosuz... Ön önemlisi de birileri beni sevsin diye beklemeden. Sevilme, beğenilme, fark atma kaygısı gütmeyen bir yazar Orhan Pamuk. Türk normlarının dışında bir adam. Kısa boylu, esmer, sakallı, hatta çirkin bile değil. Başbakanımız gibi boylu poslu, fakat külhanbeyliği yapmıyor. Tam tersi hafif kambur, başı öne eğik, utangaç, konuşurken heyecanlanan, sıkılgan bir yapıda. Orhan P. bir insan... Robot değil. Bir arkadaşım demişti ki, ''bu adam doğru düzgün konuşamıyor nasıl yazar olmuş'' ben de şöyle yanıtladım ''doğru düzgün konuşsa yazar olmazdı, konuşamadığı için bu kadar iyi yazıyor, anlatacak çok şey buluyor, çünkü konuşarak anlatamıyor.''
Orhan Pamuk, bu kişilik özellikleriyle genç yazarların örnek alması gereken bir isim. Ona karşı yürütülen ve desteklenen sert tutumu doğru bulmuyorum. Orhan Pamuk kendisiyle barışık. Bizim görmeye hiç alışkın olmadığımız türden bir yazar; maskesiz, kalıpların dışında. Mesela başka bir örnek vermek istiyorum bu imaj meselesiyle ilgili. Elif Şafak'ın eşi bir köşe yazısında onun panikatak bir kişiliğe sahip olduğunun altını çizmişti. Hâlbuki ekranda Elif Şafak'ı izlerken ağır çekim havası hâkim, neredeyse dünya ve zaman duruyor, baygınlaşıyor bakışlar. Zoraki bir gülümseyiş… Tasavvufi mi olmaya çalışıyor? Yoksa bu bir hipnoz tekniği mi karşısındaki insanı pasifize eden. Ama eşi, onu anlatırken böyle bir kadının varlığından söz etmiyor. Ya olduğun gibi görün ya da olduğun gibi görün. Maneviyat, her alanda sömürülmeye açıktır, kendine vakıf olan yazar, yazınsal gelişiminde şu dönemde yaygınlaşan zeminle paralel, kısacası ticari olmaktan kaçınmalıdır, hele bugünün Türkiye'sinde... Orhan Pamuk'u özel kılan işte tüm bunlardan uzak kalışıdır. Kendini kasmadan, kelimeleri yuvarlayarak, bilmeme, hata yapma özgürlüğünü kendine tanıyarak, doğallığın onun değerinden hiçbir şey eskitmeyeceğini bilerek... Ciddi, ağır başlı, asık suratlı, otorite konumundaki bir adam havalarına bürünmeyen... Doğallıktan bu kadar uzak, korkak bir toplumda Orhan Pamuk'un çocuksuluğu ve içtenliği anlaşılmaz, takdir de görmez haliyle.
Yazarçizer çevresinin Orhan Pamuk'un edebiyatına yönelik şu soruyu sormadıklarını fark ettim. Tamam biz beğenmiyoruz, takdir etmiyoruz bu adamı, peki dünya neden okuyor? En saygın ödüllere layık görülüyor kendisi. Bir biz akıllıyız da dünya aptal mı? Bir nedeni olmalı; düşündüm ve kendimce bir saptama yaptım: Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk dışsal yazarlardır. Bu bize gösteriyor ki bizim için günlük yaşamda doğal olan şeyler, yabancılar için alışılmadık. Bizi tanımıyorlar. Ama tanımak, izlemek hoşlarına gidiyor, çünkü onlar için anlatılan her şey yeni, duyulmamış ve görülmemiş. Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal'in edebi üslubunda olayların ve kahramanların içlerine giremezsiniz, hep bir mesafeden izlersiniz, dışarıda bir yerlerdesinizdir, tanık olursunuz olup bitenlere. Bizim kültürümüze yabancı olanlar için inanılmaz keyifli bir yolculuktur bu, keşiftir.
Bizler için Orhan Pamuk'un kahramanlarıyla özdeşleşmek zordur. O kendini yazar, e bu kadar aykırı bir adamla bir olmak zordur. Bir kadının karşısında utanan, kızaran bir Türk erkeği, hadi canım, fırsattan istifa etmeyi bile aklından geçirmeyen, bu kadar temiz. Masumiyet müzesiymiş, fettanlıklar müzesi olsa oturacak her şey yerli yerine. Ama bu Türkiye'nin gerçeği değil, bu Orhan Pamuk'un kendi dünyası. Ona özel. O bir yazar, Türkiye tanıtım elçisi değil. Her yazar kendi gerçekliğini eserlerine aktarır.
Orhan Pamuk'un kazandığı Nobel ödülü ise, Orhan Pamuk dışında herkes tarafından büyütülmüştür. Bu zamana kadar birçok ülkeden birçok yazar bu ödüle layık görülmüştür. Bunların içersinde açıkçası okumaktan zevk almadığım, beğenmediğim yazarlar da vardır. Edebiyat biraz göze, biraz ruha, biraz akla, biraz da zevke hitap eder ama en önemlisi zincirleri kırmaya. Dostoyevski'nin bir Nobel ödülü yoktur ama o gelmiş geçmiş en iyi romancılardan birisidir. Ve Cervantes... Yazarları aldıkları ödüller değil, eserleri yaşatır. Her iyi yazar bunun bilincindedir.
Orhan Pamuk Türkiye için bir değerdir. Türk edebiyatında bir renktir. Pamuk, bir yazar (bir insan) nasıl olması gerekiyorsa öyledir. Aslında bizim yazar ve entelektüel çevre olarak kendimizi sorgulamamız gerekiyor. Dünyaya neden açılamadık bu zamana kadar? Orhan Pamuk bunu nasıl başardı? Kapalı bir toplum, kendine Müslüman bir edebiyat. Neyse ki yenilerden, gençlerden farklı bir ışık yükseliyor. Polisiye veya mizah yazıyorum diye edebiyat çevresi tarafından kayda değer görülme endişesi taşımadan yapıtlarını ortaya koyuyorlar. Asıl olan metindir, her zaman son sözü o söyler. Yeni oluşumlar ve Orhan Pamuk'un Türk edebiyatına katkıları yadsınamaz. Onun popülerliği, dünyanın Türk yazarlarına bakış açısını değiştirdi. Okunabilir olduğunu gösterdi. Ama o hâlâ Orhan Pamuk, bildiğin Orhan işte, başka birisi değil. Geçmişte iki laf etmiş, şimdi iki kişi olarak İstanbul sokaklarında gezmekte. Herkes kendi fikrini söylemekte özgür, biz birbirimizle laf yarıştırıyoruz, Orhan Pamuk bir söz edince, biz değil ama dünya dinliyor, okuyor, tartışıyor... Bu da hafife alınmayacak kadar ciddi bir şey...
Siz bir yazarın sokakta tek başına gezememesi ne demektir siz bilir misiniz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)